Haşir ve Âhiret hayatı

59. Sayı

 

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَضَرَبَ لَنَا مَثَلًا وَنَسِيَ خَلْقَهُ قَالَ مَنْ يُحْيِي الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ

قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِي أَنشَأَهَا أَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ

(O  insan)Kendi yaratılışını unuttu da bize bir misâl getirdi: “Onlar çürümüş olduğu hâlde, şu kemikleri kim diriltecek?” dedi. De ki: “Onları ilk def’a yaratan, (yine) onları diriltecek! Çünki O, her türlü (mahlûku ve onları) yaratmayı hakkıyla bilendir.”)Yasin,78-79)

Bu ayetin haber verdiği öldükten sonra dirilmeyi isbat eden Haşir Risalesi’nin birinci suretini, Allah’ın ihsan ettiği anlayış nispetinde şerh etmeye çalışacağız. “Hiç mümkün müdür ki: Bir saltanat, bâhusus böyle muhteşem bir saltanat, hüsn-ü hizmet eden mutilere mükâfatı ve isyan edenlere mücazatı bulunmasın. Burada yok hükmündedir. Demek başka yerde bir mahkeme-i kübra vardır.”

İbn-i Sina gibi dâhiler “Haşir meselesi, ayet ve hadislerle haber verilen naklî bir meseledir. Akıl ve mantık yoluyla bu mesele izah ve isbat edilmez.” dedikleri halde, Risale-i Nur’un harikalığına bakınız ki, iki satırlık gayet belagatli bir cümle ile aklı ikna edip inkârcıları susturacak derecede haşir meselesini herkesi anlayabileceği bir şekilde açıklıyor.  Şöyle ki, varlığını kabul ettiren hiçbir idare ve devlet yoktur ki, itaat edip kendini dinleyen çalışanlarını ücretsiz ve mükâfatsız bıraksın. Ve o idare ve devlete karşı gelen hak ve hukuk tanımayıp vatandaşlara zulüm ile muamele edeni de, cezasız bırakıp edeplendirmesin.

Evet, bir devletin varlığı, idarecinin varlığını; idarecinin varlığı ise o devletin merhamet ve adaletine güvenerek hizmet edenlere mükâfat, karşı gelenlere de cezanın verileceğini gösterip ispat eder. Aynen öyle de genişliği rakamlarla ifade edilmeyen büyüklüğü ise akıl ve mantık ile anlaşılmayan, sonsuz adalet ve merhamet ile idare edilen bu âlemin varlığı, şüphesiz nihayetsiz güç ve merhamet sahibi bir idareci olan Cenab-ı Hakk’ın varlığını gösterir. Cenab-ı Hakk’ın varlığı ise, o idareye itaat ve itimat ederek vazife yapan mümin kullarına layık bir ücret ve mükâfat yerinin bulunduğunu gerektirdiği gibi, kendine karşı gelip zulüm ve isyan eden zalimlere de, elbette onlara münasip bir cezaevinin varlığını gösterir.

Hâlbuki Cenab-ı Hakk’ın sonsuz adalet ve merhametinin tecellisi ve icraatı, şu dünyada tam görünmüyor. Birçok zalim zulümleriyle mağrurane hiçbir ceza görmeden bu dünyadan göçüp gittikleri gibi, birçok masum ve mazlum insan da zalimlerin zulmü altında ezile ezile ölüp gidiyor. Demek geçici ve fani olan bu dünya; o sonsuz adalet ve merhametin tecellisine münasip olmadığından, Cenab-ı Hakk’ın mülkünde bulunan ahiret denilen başka bir yer var ki, herkese layık olan ücret ve mükâfatın; ceza ve azabın hakkıyla gerçekleşmesi orada olacaktır. Orada herkes velev ki bir zerre kadar olsun yaptığının karşılığını görecektir. Nasıl ki, güneş ışıksız olmuyorsa öyle de gerçek bir idarenin varlığı da, idare ettiklerine karşı adalet ve merhametsiz olamaz.  Bu kâinat sahibinin, böyle bir mükâfat ve mücazatının olmaması kâinatın da onda tecelli eden hikmet ve adaletin de olmamasını gerektirir. Madem âlem var; elbette onu idare eden sonsuz merhamet ve adalet sahibi olan Allah vardır. Madem Allah var; şüphesiz mükâfat ve ceza yeri olan ahiret vardır. Madem ahiret var; elbette zalimlere ceza, mazlumlara da mükâfat vardır. Öyleyse hiç kimsenin yaptığı karşılıksız kalmayacaktır.

İnsanın öldükten sonra dirileceğine dair şöyle bir örnek verebiliriz: 1980’li yıllarda bir otelde dört öğretmenle beraber kalmıştık. İbadet ve inanç noktasında zafiyetleri vardı. Öldükten sonra dirilmeyi akıldan uzak görüyorlardı.  Onlardan birisi dedi ki: “İnsanın yaşaması yalnız dünya hayatından ibarettir. Öldükten sonra tekrar dirileceğimize inanmıyorum.”

Ben de onlara anlayabilecekleri bir örnek ile tekrar dirileceğimizi izah etmeye çalıştım.  Ve dedim ki: “Şu anda yaşadığımız bir kış gününde değil de; öldükten sonra dirilmenin de bir delili olan sonbaharda, ölen bütün hayvanların ve bitkilerin dirildiği, gayet şaşaalı bir bahar gününde bulunduğumuzu düşünelim. Zümrüt gibi yemyeşil güzel manzaraları seyretmek için şehrin dışına çıkıyoruz. Gezerken askeri bir eğitim alanı karşımıza çıkıyor. Bakıyoruz ki,  o alanda bir tabur gayet intizam ve disiplin altında eğitim görüyor. O askerlerin her birisi Türkiye’nin muhtelif yerlerinden buraya gelip toplanmışlar. Ve askeri ta’lim ve eğitime devam ediyorlar. Eğer ben size “Aklı başında ve şuuru yerinde olan bu askerler, hiçbir kimseden emir almadan kendi kendilerine Türkiye’nin her tarafından bir araya gelip bu alanda toplanmışlar ve eğitimlerine devam ediyorlar”  desem ne dersiniz? Onlar dediler ki: ‘Böyle bir şeyin kendiliğinden olabilmesinin imkân ve ihtimali yoktur. Şüphesiz bu toplanma ancak bir kumandanın emriyle mümkün olabilir.’ Bu hal devam ederken bakıyoruz ki, bir istirahat düdüğü çalındı. Gayet az bir zaman diliminde o taburdaki bütün mangalar silahlarını çattılar. Nöbetçiden başka bütün o askerler; kimi su kenarına, kimi ağaç altına, kimi dere boyuna dağılıp ortalıktan kayboldular. Ben size desem ki, önceden Türkiye’nin her yerinden bu askerleri toplayıp bir araya getiren kumandan; birbiriyle tanışan ve istirahat için dağılan o askerleri bir düdük sesiyle tekrar toplayacak, mangalar halinde nizam ve intizam altına alacak gayet mükemmel bir disiplinle onlara eğitim yaptıracak. Siz diyebilir misiniz ki: ‘O kumandan bu ikinci toplamayı yapmaz veya yapamaz.’ Elbette diyemezsiniz. Zira birinci toplanmayı yapan, birbiriyle tanışan o askerleri ikinci kez daha kolaylıkla toplar.  Nizam ve intizam altına alır. Disiplinli eğitimi devam ettirir. Aynen öyle de, tabura benzeyen bir insan vücudundaki zerreler, kâinatın her tarafından toplanarak bir araya gelmiştir. Bir kısmı güneşten bir kısmı hava, su, toprak gibi unsurlardan bir kısmı gıda maddelerinden; ruh, alem-i ervahtan; hayal, misal aleminden; böylece bütün hisler ve duygular ayrı ayrı alemlerden hatta ebedî yaşamak gibi birçok arzular, bahsettiğimiz ahiret gibi baki ve sonsuz alemlerden toplanarak bir araya gelmiş ve gayet intizamlı bir tabur hükmündeki insan vücudunu teşkil etmişlerdir.

Yukarıda geçen şuurlu askerler, bir kumandanın sevk ve idaresi olmadan bir araya gelip askerî bir taburu teşkil edemedikleri halde, acaba sudan tut da güneşe kadar dünyanın her tarafında dağınık bulunan şuursuz zerrelerin kendi kendilerine bir araya gelip insan vücudunu teşkil edip gayet intizamlı ve disiplinli olarak o vücudda eğitim görmelerinin hiçbir imkân ve ihtimali var mıdır? Zerre kadar şuuru bulunan bir insan, hiçbir zaman bunu kabul edemez.

Hiç şüphe yok ki, insan vücudundaki manevi his ve duygularla beraber bütün zerreleri varlık âleminin her tarafından toplayıp bir araya getiren ve onlarla vücudu teşkil eden, o vücudda onlara gayet mükemmel talim ve eğitim yaptıran bir kumandan- a’zamları vardır. Hem o kumandan öyle bir zat-ı zülcelaldir ki, bütün âleme hükmü geçiyor.  Ve âlemin her tarafını görüyor ve biliyor. Nihayetsiz kudret, ilim ve hikmetle her şeyi idare ediyor. Zira bu özelliklere sahip olmayan,  âlemde dağınık olan o zerreleri bir araya getirip toplayamaz.

Bir de bakıyoruz ki, istirahat manasını ifade eden ölüm gelip çatıyor. Silahların başında bekleyen nöbetçi asker gibi kabirde acbü’z zeneb denilen kuyruk sokumundaki çekirdekten başka bütün o zerreler, atomlar istirahat için dağılıyorlar. 

Ben desem: “İstirahat için dağılan bu zerreleri, önceden dünyanın her tarafından toplayan kumandan, mükâfat ve ceza için İsrafil aleyhisselamın düdüğü ile bir daha onları toplayacak o taburu teşkil edecek” Siz diyebilir misiniz ki: “O kumandan bunu yapmaz veya yapamaz.” Böyle bir iddiada bulunmayı aklı başında bulunan hiçbir insan kabul etmez.

Netice itibariyle, alemin varlığı; hem Cenab-ı Hakk’ın varlığını, hem ahiretin varlığını, hem öldükten sonra  dirilmenin gerçekleşeceğini, hem ceza ve mükafatın verileceğini gösterip ispat ediyor.

“Elhasıl: Cehennem lüzumsuz değil; çok işler var ki, bütün kuvvetiyle “Yaşasın Cehennem!” der. Cennet dahi ucuz değildir, mühim fiat ister.”(29. Mektup)

 

Bu anlamda yaptığımız sohbet neticesinde Allah’a hamdolsun, ahiret hayatının varlığını kabul ettiler.  Ardından böyle bir ikna metodu ile diğer iman esaslarını Allah’ın lütfu ile anlatmaya çalıştık. Ve onlar ile samimi arkadaş olduk. Cenab-ı Hakk bütün kardeşlerimizle birlikte tahkiki iman ile Cennetü’l firdevsini ve cemalini bizlere nasibe eylesin. Amin…

 

 

 

 

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,