Dâllîn ve mağdûb olanlar

56. Sayı

İnsanlar maddî ve mânevî hayatlarını düzenlerken doğrunun yanında yanlışlar da yapmışlardır. Hatalı, çıkmaz, saptırıcı yollara da yönelmişlerdir. Sapmanın ve yanılmanın baş sebebi, insanın kendini yeterli sanması, bilgi ve güç almak için Allah’a yönelmeyi reddetmesidir. “Gerçek şu ki insan, kendi kendine yeterli görerek ille de azgınlaşmaktadır! Oysa (kuldaki) her şey yalnız Rabbine âittir.” (Alak, 6-8)
“Bize doğru yolu göster” duâsı aynı zamanda Rabbin, kullarına bir irşad ve uyarısıdır. Eğer insan kendine yeterli olsaydı, doğru yolu görmesi ve bulması için başkasına ihtiyaç olmazdı.
Tarihte hem örnekler hem de ibretler vardır. Örnekler, peygamberlerin izlerinden giden ferd ve ümmetlerde ki binler olaylarda sırat-ı müstakim ehli olan peygamberlerin ve ümmetlerinin yardım taleplerine olumlu cevap verilerek istediklerinin aynen verilmesindedir. (Şualar 2, 585) İbretler ise onlara cephe alan ve Cenâb-ı Hakk’a meydan okuyanlarda ki yüzer hâdiselerde aynı zamanda gadaba uğradıkları, semâvî musibetlere maruz kaldıkları görülmektedir.” (Şualar 2, 585)
Âdem (as) zamanından beri insanlık tarihinde iki akım süregelmiştir.
Birincisi: İstikamet yolunu takip ile her türlü nimet ve her iki cihan saadetine erişen başta peygamberler ve sâlih insanlarla beraber îman edenler olmuştur. Hem Allah’ın lütuflarına nâil oldukları gibi insanları melekler seviyesine, hatta ötesine geçirmek için çaba sarf etmişlerdir. Îman esaslarıyla dünyada mânevî bir cennet, âhirette ise saadet kazandıkları
“صراط الذين انعمت عليهم” âyetiyle gösterilmiştir.
İkincisi: İstikameti bırakıp aşırılıklar (ifrat ve tefrit) ile İlâhî gadaba uğramışlardır. Birçok musibet tokadı yemişlerdir. Ruh ve vicdanları dünyada mânevî bir cehennem azabı içinde olup âhirette ise dâimî bir azaba müstahak olacakları “غير المغضوب عليهم ولا الضالين” ile ifâde edilmiştir. (Şualar 2, 585)
غير المغضوب عليهم ولا الضالين âyetinin sûredeki diğer âyetlerle olan münâsebetine gelince: Bu âyet korku ve firar makamıdır. (İşârâtü’l İ’caz, 22) Çünkü bağlanmakta oldukları sapık inançları sebebiyle vehmin ve nefsânî arzuların akıl ve vicdanlarına gâlip gelmesiyle bâtıl bir itikada tâbi olarak nifaka düşen bir kısım Hıristiyanların yollarından uzaklaşmayı istemektir. İşledikleri kötü ameller sebebiyle ve gadab duygusunun aşırılıklarıyla maddî mânevî hiçbir şeyden sakınmayarak her türlü zülmü işlemekle İlahî hükümlerin terkiyle zulüm ve fıska düşen Yahudiler gibi olmamayı istemektir.
(İşârâtü’l İ’caz, 23)
• Bu âyet dikkatleri hayret ve dehşet nazarıyla azamet ve cemâl ile muttasıf olan makam-ı rububiyete baktırıyor,
• İltica etmek ve sığınmak yönüyle GA²Q«9 deki ubudiyet makamına baktırıyor,
• İnsan âcizliğini görmesiyle ¬w[¬Q«B²,«9ö deki tevekkül makamına baktırıyor;
• Teselli bulmak için sürekli yol arkadaşı olan ümid makamına baktırmasıdır. Çünkü korkunç bir şeyi gören adam, korku ve hayret içinde kalır; sonra firar etmeye meyleder. Âciz olduğu takdirde tevekkül eder, sonra, teselli yollarını arar. (İşârâtü’l İ’caz, 23)
ÆxN²R«8ö kelimesini tercihindeki hikmet ise: Zulüm ve fıskta alçak ve hayırsız bir lezzet görüldüğünden, nefis onlardan nefret etmez. Kur’ân-ı Kerîm o zulmün akibeti olan İlahî gadabı zikretmiştir ki nefisleri o zulüm ve fısktan nefret ettirsin. Devam mânâsı olan isimlerden ism-i mef’ul olarak zikredilmesi ise şer ve isyanların devam edip, tövbe ve afv dilemekle hatalarından dönmedikleri takdirde katîleşeceğine ve silinmez bir damga şekline geçeceğine işârettir.
«w[±¬7@«/ kelimesinin zikrindeki hikmete gelince: Dalâlet, nefisleri tenfir ve ruhları inciten bir acı olduğundan; Kur’ân-ı Kerîm o fırkayı aynı o sıfatla zikretmiştir. Ve ism-i fâil olarak zikrindeki sebeb ise dalâletin dalâlet olması, devam etmesine mütevakkıf olup inkıtaa uğradığı zaman afva dâhil olacağına işârettir. (İşârâtü’l İ’caz, 23)
Sûrenin bütünü içinde bu âyeti değerlendirdiğimizde gadaba uğrayanların ve dalâlete gidenlerin şu özellikleri göze çarpmaktadır.
Nimetlerin kendi hakları olduğunu zannedip Rahman ve Rahîm’den geldiğini idrâk etmezler.
Allah’ın ikramlarıyla, nimetleriyle, lütuflarıyla terbiye edildiklerini kabul etmek istemezler.
Kavuştukları nimetlerle şımarıp azgınlıkları arttığı halde bunun İlahî adâletle karşılık verileceğini düşünmeyip ibâdete ehemmiyet vermezler. Duygularını, tutkularını, isteklerini, arzularını, gâyelerini Allah’a yöneltmezler.
En büyük ümid olan Allah’ın rahmeti, inâyeti ve yardımını talep etmezler.
Tek Allah’a ibâdet eden ve sayısız İlahî nimetlere kavuşan ve kavuşacak olan peygamberlere, sıddıklara şehidlere, sâlihlere, Müslümanlara tâbi olmayıp onların dosdoğru yollarından
ayrıldıkları görülür.
Bedîüzzaman Hazretleri İşârâtü’l-İ’caz isimli eserinde bu iki sınıf insanı şu güzel örnekte mesleklerinin iç yüzlerini
ifâde etmektedir:
Ey arkadaş! Bütün lezzetler îmanda olduğu gibi, bütün elemler de dalâlettedir. Bunun izahı ise bir şahıs, kudret-i ezeliye tarafından, adem zulümatından şu korkunç dünya sahrasına atılırken gözünü açar, bakar. Bir lütuf beklediği zaman, birdenbire düşmanlar gibi hastalıklar, elemler, belalar hücum etmeye başlarlar. Bir meded, bir yardım için müsterhimâne tabiata ve anâsıra baktığı vakit, kasavet-i kalble, merhametsizlikle karşılaşır. Ecrâm-ı semâviyeden istimdad etmek üzere başını havaya kaldırır. O ecram, atom bombaları gibi dehşetli ve heybetli halleriyle gözüne görünür. Hemen gözünü yumar, başını eğer, düşünmeye başlar. Bakar ki, Hayatî hâcetleri bağırıp çağırmaya başlarlar. Bütün bütün tevahhuş ederek hemen kulaklarını tıkar, vicdanına iltica eder, bakar ki: Vicdanı, binler âmâl ve emanı ile dolu gürültülerinden cinnet getirecek bir hâle gelir. Hiçbir cihetten hiçbir teselli çâresini bulamayan o zavallı şahıs, mebde ile meâdi, Sâni ile haşri itikad etmezse, onun o vaziyetinden acaba Cehennem daha serin olmaz mı?
Evet, o bîçare havf ve heybetten, acz ve ra’şetten, vahşet ve gönül darlığından, yetimlikle me’yusiyetten mürekkeb bir vaziyet içinde olup kudretine bakar, kudreti âciz ve nâkıs hâcetlerine bakar, def’edilecek bir durumda değildir. Çağırıp yardım istese, yardımına gelen yok. Herşeyi düşman, herşeyi garib görür. Dünyaya geldiğine bin defa nedâmet eder, lanet okur.
Fakat o şahsın sırat-ı müstakime girmekle kalbi ve ruhu nur-ı îmanla ışıklanırsa, o zulmetli evvelki vaziyeti nuranî bir hâlete inkılab eder. Şöyle ki: O şahıs, hücum eden belaları, musibetleri gördüğü zaman, Cenâb-ı Hakk’a istinad eder, müsterih olur. Yine o şahıs, ebede kadar uzanıp giden emellerini, istidadlarını düşündüğü zaman, saadet-i ebediyeyi tasavvur eder. O saadet-i ebediyenin mâü’l-hayatından bir yudum içer, kalbindeki emellerini teskin eder. Yine o şahıs, başını kaldırıp semaya ve etrafa bakar; herşeyle ünsiyet peyda eder. Yine o şahıs, semadaki ecrama bakar; hareketlerinden dehşet değil, ünsiyet ve emniyet peyda eder.. Ve onların o hareketlerini, ibret ve hayretle tefekkür eder. Yine o şahıs, ecram-ı ulviye ile öyle bir kesb-i muarefe eder ki hangi bir cürme bakarsa baksın, o cürmlerden [Ey arkadaş! Bizden tevahhuş etme! Hareketlerimizden korkma! Hepimiz bir Hâlık’ın memurlarıyız] diye, me’nus ve emniyet verici sesleri kalben işitmeye başlar.
Hulâsa: O şahıs, evvelki vaziyetinde, vicdanındaki o dehşetli ve vahşetli ve korkunç âlâm-ı şedideden kurtulmak için teselliler ile hissini ibtal ve sarhoşlukla o halleri unutmaya çalışırken. İkinci hâletinde ise, ruhunda yüksek lezzetleri ve saadetleri hisseder; kalbini îkaz, vicdanını tahrik edip ruhunu ihsas ettikçe, o saadetler ziyâdeleşir ve ona mânevî Cennetlerin kapıları açılır.
w[8³~ö¬v[¬T«B²,¬W²7!ö¬!«h±¬M7!ö¬Æ@«E².«!ö²w8ö@«X²V«Q²%!ö¬?«*xÇ,7!öH´;ö¬^«8²hE¬”öÅvZÁV7«!

Kaynaklar:
Ahmet Gül, Risâle-i Hamidiye, Türdav Ofset
İşaratü’l i’caz, Osmanlıca Nüsha
Şualar 2, Osmanlıca Nüsha

 

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,