Ülfet ilim midir?

55. Sayı

İLİM: Muhakkik kelam âlimlerine göre ilim, sâhibine herhangi bir durumun, ne şimdi ne de gelecekte aksi muhtemel olmayacak bir biçimde açığa kavuşması niteliğidir. Bu da kesin, değişmez ve gerçeğe uygun inançtan ibâret olan yakin ile sınırlı bir husustur.
Mantıkta “İlim bir şeyin, akılda meydana gelen bir suretidir ki o şeyi bilmekten ibârettir. İlim tasavvur ve tasdik olarak ikiye ayrılır. Akılda meydana gelen suret, hükümden hâli ise tasavvurdur. Olumlu veya olumsuz bir hüküm verildi ise tasdiktir.
İlim, akıl ve fikir yürütmeksizin oluşursa zarurî (zorunlu), fikir ve akıl yürütme ile oluşursa nazarî adını alır. Zorunluya örnek olarak iki zıddın bir arada bulunamayacağını zikredebiliriz. Nazarî bilgiye ise melek ve cin tasavvurunu örnek olarak verebiliriz.
ZARURÎ İLİM
Zarurî ilim yedi kısma ayrılır:
1. Evveliyât: Buna Bedihiyyât da denir. Aklın, iki tarafını tasavvur etmekle hakkında kesin hükme vardığı önermelerdir. Mesela bir, ikinin yarısıdır gibi.
2. Fıtriyyât: Bunlara, kıyasları beraberinde bulunan önermeler de denir. Aklın, iki tarafın tasavvurundan doğan gizli bir kıyas ile hakkında kesin bilgiye vardığı önermelerdir. Örneğin, dört çifttir dememiz gibi.
3. Müşâhedât: Aklın, duyulardan herhangi biriyle hakkında kesin hükme vardığı hükümlerdir ki, bunlara hissiyât denir. Güneş parlaktır, ateş yakıcıdır gibi. Ya da iç duyulardan herhangi biriyle hakkında kesin hükme vardığı önermelerdir. Biz, açlık, susuzluk ve ümit taşırız gibi.
4. Mücerrebât: Duyuların tekrarıyla aklın hakkında kesin hükme vardığı önermelerdir. Beyaz, gözü kamaştırır gibi.
5. Mütevâtirât: Yalan üzerinde birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun verdiği haberi, defalarca dinlemek suretiyle aklın kesin hükme vardığı önermelerdir. Hz. Muhammed (asm) nübüvvet dâvâsında bulunmuş ve mûcizeler göstermiştir önermesi gibi.
6. Hadsiyât: Aklın, ruhtan gelen ve şübheleri gideren güçlü bir sezgi ile hakkında kesin hükme vardığı önermelerdir. Zihnin süratle intikalidir. Âlemin nizamı ve mükemmel intizamı, Yaratıcının sonsuz ilmi ve mükemmel kudreti sâyesindedir gibi.
7. Vehmiyât-ı Hissiye: Aklın, vehim gücünün mahsusâta ilişkin yargısıyla, hakkında kesin hükme vardığı önermelerdir. Her cisim bir cihet ve mekânda bulunur gibi.
İnsanın zihni ve hayali aynaya benzer. Şöyle ki insanın fikir aynasındaki malumatın (bilinenlerin, konunun, formun) iki yönü vardır. Bir yönüyle ilimdir. Bir yönüyle malumdur… Eğer zihni o şeyin husulüyle mevsuf yapsak, zihne sıfat olur. O şey o vakit ilim olur. Fikir aynasında bulunan konuların zihnin sıfatı olmasına denir. Yani zihnin, gelen malumatın rengiyle renklenmesi, boyasıyla boyanması, zihnin bir sıfatı, özelliği hâline gelmesine denir. Mesela fıkıh ilminin zihnin sıfatı, özelliği olması demek zihin her ne zaman kendisindeki fıkha mürâcaat etse onu hazır bulur. Fıkhın ölçüleriyle düşünür. Onun gözüyle bakar. Zihindeki konular hakkında bir yargı ve bir hüküm sâhibidir. Aksi halde zihnin hükümsüz, yargısız halde içinde bulunup sıfatı hâline gelmeyen şeye malumat denir. Yani zihinde kuru bir bilgi var. Ne onun ölçüleriyle hareket eder, düşünür. Ne de o bilginin gözüyle bakar. Kuru bir bilgiden ibârettir. Bu konumda sâdece taşıyıcıdır. Yazılı metin yerine zihinde bir metin mevcuddur. Bu bilgi sâhibini etkilememiştir. Mesela bir aynada güneş iki şekilde görünür. Ayna, güneşi içinde bulundurmakla güneşin zarfı olur. Yalnızca içinde bulundurur. Diğeri ise ayna güneşin özellikleriyle sıfatlanır. Yani ışığıyla nurlanır. Harâretiyle ayna ısıtır ve yakar. Güneşin yedi rengi kendisininmiş gibi yansıtır. Aynadaki güneş aynanın özelliği yani sıfatı olmuştur. Aynayı süsler. “Nasıl bir aynadır denildiğinde” “Nurlu bir aynadır” diye cevap verilir.
Ulûm-u Âliye: Kur’ân’ın yüksek hikmeti olup Allah’ın isim, sıfat ve şuunâtını gösterecek ve âhirette saadet-i ebediyeyi netice verecek hakikatlerden meydana gelen derslerdir.
• Bizzat kastedilen ilimdir.
• Hakikî hikmettir.
• Kudsî hakikatlerdir.
• İlahi mârifettir.
Ulûm-u Aliye: Âlet ilimleri demektir. Ulum-u âliyeye ulaşmak için tahsil edilen sarf, nahiv, mantık, tefsir gibi derslerdir. Bunlar yalnızca birer araçtır.
İLMİN İNSAN BEYNİNDEKİ MERHALELERİ
İnsan beyninde ilmin geçirdiği merhaleleri Hz. Üstad kısaca şöyle açıklar:
Mânâlar kalpten çıkar. Sonra beyindeki hayale uğrar. Burada mânâ karmakarışık bir vaziyettedir. Sonra gelen bu mânâya bir suret, şekil vermek ve sınır çizmek üzere tasvir etme (tasavvur) kabiliyeti devreye girer. Artık mânâ zihinde tasavvur edilebilir, canlandırılabilir bir hâle gelir. Fakat bu aşamada bile insan mânâyı bütünüyle kavramaktan, her şeyiyle anlamaktan âcizdir ve bunda pek nasibi yoktur. Daha sonra mânânın ne olduğu anlaşılmak üzere akıl, fikir gibi duygular devreye girer. Artık tasvir edilen mânâ düşünülebilir, tefekkür edilebilir ve akledilebilir bir vaziyettedir. Bu mertebedeki ilme taakkul edilebilen ilim diyoruz. Buraya kadar insan bir hüküm vermemiştir. Olumlu veya olumsuz bir kanaat belirtmemiştir. Henüz insan, mânânın iyi veya kötü olduğuna dâir bir tasdiki yoktur. Mantıkçılar hayal mertebesinden sonra tasdiki zikrederken Bedîüzzaman Hazretleri, hayalden sonra bilginin, konunun tasavvur ve tefekkür aşamalarından geçtiğini kaydeder. Zâten tahayyül, tasavvur, taakkul/tefekkür mertebelerinde bir tasdik olmadığı için mesuliyet de yoktur. Mânânın her şeyiyle tefekküründen sonra insan bunun iyi veya kötü bir şey olduğunu söyler. Kanaat belirtir. Aklen “Bu böyledir. Şu şöyledir.” diye tasdik eder. Bu mânâyı iyice kavramasına iz’an denir. Bunu kendisi veya başka bir sebepten dolayı lüzumlu görürse iltizam olur. Bu mânânın zıddı olan bütün delilleri çürüterek benimserse o zaman o mânâ itikad seviyesine oluşur. Formülüze etmek gerekirse sonuçlarıyla beraber:
ÜLFET VE İLİM ARASINDAKİ FARK
Ülfet, hakikatte dünya hayatı için büyük bir İlahî nimettir. Sıkıntılarla karşılaşan insanların yeni hayat şartlarına ayak uydurması, yabancılık çekilen şeylere alışabilmek, yeni ortamlara uyum sağlayabilmek gibi güzellikleri sonuç verir.
Ülfet aynı zamanda gafletin de büyük bir sebebidir. Gafletin, cehâletin üstüne çekilmiş kalın bir perdedir. Bir şeylere fazlasıyla alışarak onlardaki bazı incelikleri ve bazı kıymetleri göremez hâle gelmektir. Ülfet, insanı, etrafındaki Allah’ın hârika eserlerini göremez ve elinde bulunan nimetlerin kıymetini bilemez hâle getirebilir.
İnsanlar alışageldikleri şeyleri (ülfeti) biliyorum zannederek ilimle karıştırırlar. Nitekim isimlerini bildiğimiz, alıştığımız nice şeyler vardır ki iç yüzlerine dâir hiçbir bilgimiz yoktur. Hepimiz ruhu, elektriği, hayatı vb şeyleri biliriz/bildiğimizi zannederiz. Ziyâdesiyle bir ülfetimiz vardır. Bunlarla olan ülfetimiz onları biliyor olmamız anlamına gelmez. Bir kısım insanlar bu ülfeti ilim zannederek “Biliyorum” der. Veya anlatılan şeyleri dinlemek istemez. Bunlar hakkında fikir yürütür. Bu konular hakkında bir kısım yargılara sâhiptir. Hâlbuki yürütülen bu fikirler, tahkikten gelmeyip sâdece ismini ve birkaç özelliğini çok duymaktan kaynaklanan ülfetten gelmektedir. Bunu ilim zannederek çok bâtıl şeyler söyler ve bunları kabul eder. Veya söylenen hakikatleri kulak ardı eder. Kulak vermez. Sonrada dalâlete düşer.
İnsanları fikren dalâlete atan sebeblerden biri; ülfeti, ilim telakki etmeleridir. Yani insanlar me’lufları olan şeyleri kendilerince malûm bilirler. Hatta ülfet dolayısıyla âdiyata (sıradan şeylere) teemmül (dikkatlice düşünüp) edip ehemmiyet vermezler. Ülfet ise, cehl-i mürekkeb (bilmediğini de bilmemek) üstüne serilmiş bir perdedir. Hakikate bakılırsa zannettikleri ilim, cehildir.

Kaynaklar
Abdullatif el- Harputî, Tenkîhu’l Kelâm fî Akâid-i Ehli’l-İslâm, Türkiye Diyanet Vakfı, 2000
Mantık Metinleri1, Kudret Büyükcoşkun, İşâret Yayınları
Lemalar, Altınbaşak Neşriyat
Mesnevî-i Nûriye, Altınbaşak Neşriyat

 

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,