Mektubunuz Var

44. Sayı

Hiçbir şey yoktu. Ne varlık vardı, ne yokluk; sadece O vardı; Allah azze ve celle. Diledi ve yarattı, yarattı kün emriyle dilediği her şeyi. Gizli bir hazineyken bilinmek, takdir ve tahsin edilmek için akıl ve şuur sâhibi olan biz âdemoğlunu halk etti ve imtihana tâbi tuttu. İnsanlığa yol gösteren elçiler gönderdi. Unutmayalım diye, kendi kelamı olan ve yazılı emirler mesâbesinde kitaplar indirdi; her insana hitap eden İlâhî mektuplar.

Son Peygambere (asm) gönderilen Son Kitab; kurtuluş reçetemiz, Yüce Kur’ân-ı Kerim’dir. Bir dostumuzun uzaklardan bize gönderdiği mektubu nasıl da heyecanla ve sabırsızlıkla açıp okuruz, değil mi? Peki, Allah’ın kullarından arzusunun ne olduğunu bildirmek amacıyla gönderdiği 600 sayfalık bu Kitab’ı hiç mi merak etmiyor ve açıp neden meram-ı İlâhîyi öğrenme zahmetine girişmiyoruz? Meşakkatli olduğundan mı, yoksa nefis ve şeytanın bendesi olduğumuzdan mı?!

Hayatımızın her karesiyle ilgili İlâhî hükümlerin olduğu sıradan bir mektup değil, Yaradan’dan yaratılana gönderilen bir pusula bu. Sonsuz azaptan korunmak, sonsuz vuslata ve mutluluğa kavuşmak için…

Ey Kelam-ı Kadim!

Zaman-ı Âdemden beri, sonsuzluğun yaratıcısı, varlığın ve yokluğun sâhibi olan Allah’ın beşere en güzel ikramısın.
Nice insanlar Senin pusulanla dünyanın boğucu dalgalarından sâhil-i selâmete ulaştı. Seni tanımayanların niceleri de karanlık ve kirli sularda boğulup gitti. “Yârân istersen Kur’ân yeter.” denilmesi belki de bu yüzdendi.

Bir imtihan -âhiret yolculuğu- var ki herkesin en büyük meselesi. Öyle ki dünya saltanatına dahi değiştirilmeyecek büyüklük ve ehemmiyette. Ebedî huzura kavuşmak için bu seferde Sen gereklisin, harf harf Seni yaşayan insanlar, ancak bu güçlü, bu dişli yolda nihaî saâdete erebilir. Seni yaşayanlar kavuşur sonsuz refaha ve vaat ettiğin “Ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de kalb-i beşere hutur etmiş.” cennete girebilir.

Ey Kitab-ı Mukaddes!

Sen ki en büyük mucizesi idin Hazret-i Resûl’ün (asm). O ümmîydi –okuma yazması yoktu- ancak Allah, ümmî Zâta (asm), Senin gibi bir nimeti ihsan buyurmuştu. Seni dinleyenler-okuyanlar âcizliklerini itirafa mecbur olurdu. Bu yüzden hiçbir kimse Senin taklidini yapmaya yanaşamadı. Müseyleme-i Kezzab gibi birkaç safsatacıdan başka, tarihte Sana karşı kimse meydan okumadı, okuyamadı da. Zaten onlar da, çocukların maskarası olmuşlardı. Ve anlaşıldı ki Yusuf peygamberle güzellik yarışına kim girerse, çirkin görünecekti!

Bütün ilimlerin menbaıydın ve Senden istifâde edilmeyen her şey yarımdı, eksikti. Sen ki gizli ilimlerin hazinesi ve dahi keşşafıydın. En bilinmeyenler dahi Seninle bilinir ve Seninle çözülür her girift mesele. “Devemi kaybetsem Kur’ân bulurum.” dememişler miydi Ashâb-ı Güzin.

Ey İlâhînâme!

Ecnebîler bile Sana hayran ve meftun olmuşlardı -ki Batı Kur’ân’a yöneliyor- ve şöyle itiraflarda bulunmaktan kendilerini alıkoyamamışlardı:

Kaptan Dr. Coustea:     “Modern ilmin on dört asır geriden takip ettiği Kur’ân, ben şehâdet ederim ki, Allah kelâmıdır.” derken, Gaston Karl: “İslâm dininin kaynağı olan Kur’ân’da cihan medeniyetinin dayandığı bütün temeller bulunmaktadır. O kadar ki, bugün bizim uygarlığımızın, Kur’ân’ın bildirdiği temel kâideler üzerine kurulduğunu kabul etmemiz gerekir.” demiştir. Ve daha nice mudakkik nazarlı Batılı şahsiyetler, Kur’ân’ın insanlığa insanlığı talim ettirdiğini kabul etmişlerdir.

Ecnebîler Kur’ân üzerinde bu kadar çok mütâlaa ederken biz Müslümanlar kendi Kitabımıza hâlâ mı yabancı, hâlâ mı tozlu raflarda bulundururuz? Elbette en evvel, Kur’ân-ı Kerim’in insanlıktan ve bilhassa Müslümanlardan ne meramı olduğunu öğrenme mecburiyetindeyiz. Her Müslüman’ın günde bir defa bu İlâhî mektubu açıp okuması gerekmez mi?

Peygamber (asm) şöyle buyurur: “Kur’¬ân okuyan mü’min kimsenin benzeri, tadı güzel, kokusu güzel turunç -portakal- meyvesi gibidir. Kur’ân okumayan mü’minin benzeri, tadı güzel ve fakat kokusu olmayan hurma gibidir. Kur’ân okuyan fâcir kimsenin benzeri, kokusu güzel, tadı acı reyhan otu gibidir. Kur’ân okumayan fâcir kişinin benzeri ise tadı acı, kokusu olmayan Ebû Cehil karpuzu gibidir.” (Buharî)

Ey gözlerin nuru, ruhların süruru Kitab!

Senden uzak bütün yollarda fitne ve cinnet, zulüm ve adâletsizlik var. Yüce Rabbin kelamısın, ama bizler bu kutsal sözleri okumaktan âciziz. Her gün çeşitli gazete ve dergileri okumayı bilgi, kültür ve medeniyet sayıp, Seni okuyanlara irticacı nazarıyla bakıyoruz. Evlerimizde duvara asmak için bulunduruyor ve ancak çok yakınımızdan biri öldüğünde Seni açmayı hatırlıyoruz. Hem Senin hurufuna Arap harfleri demeye başladık. Oysa Sen bütün beşeriyeti hidâyete davet eden Son Elçi’nin eline verilmiş en büyük mucizesin. Sana yabancı -ecnebî!- bir nesil olarak yetiştirildiğimizden ya okumayı bilmiyor ya da elimizde Kur’ân taşımaktan utançlık duyuyoruz.

İşte Kur’ân ikliminin eksik kaldığı 20. asır geldi geçti. Şimdi 21. asırdayız! Ne kadar medenî bir millet ve teknoloji devi bir devlet oluverdik! Savaşlarda düşmana dahi merhamet eden necip bir millet iken, kendi vatandaşımızın canına kıyar hâle geldik! İşte 20. ve 21. asrın insanlığa sunduğu gıpta edilecek medeniyet!

Sendeki nizamı rehber edinen büyük Osmanlı Devleti, üç kıtada at sürmüş ve gittiği topraklara Senin gül iklimini götürmüştü. Ne yazık ki onlar da Senden uzaklaştıkça ellerinde sâdece bir “yarımada” kaldı.

Seni yaşayanlar maddî-mânevî inkişaf ettiler. Hem dünyaları kurtuldu, hem de âhiretleri. Zindanlardan saâdet saraylarına ulaşmak için Seni hakkıyla yaşamak istiyoruz. Seni hakkıyla yaşamak da Server-i Kâinatı (asm) rehber edinmekle mümkün olur, biliyoruz.

Kâinatın Efendisi (asm) Seni rehber edinmişti. Bundadır “O (asm), yürüyen Kur’ân’dı.” buyurmuştu Hz. Aişe validemiz. Ve O (asm) senin en güzel aynandı.

Ey Ümmü’l-Kitab!

Sende Seni anlatan Rabbe yemin olsun! En güzel övgüler Rabbimizden Sanadır. Bunun hâricindeki bütün sözler nakıs ve kusurlu. Sâhib-i kaf ve nûn şöyle buyurur kutsal fermanında:

“Gaybın anahtarları O’nun katındadır; onları an¬cak O bilir. Karada ve denizde ne varsa bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin; ne yerin karanlıklarında bir dâne, ne yaş ne de kuru (hiçbir şey) yoktur ki, apaçık bir Kitab’¬da (Kur’ân’da) bulunmasın!” (En’am Sûresi, 59)

Karanlık dehlizlerde nur oldun bize, yol oldun. Seninle temizlendi kirli ruhlar, seninle sermest oldu hakîkati arayanlar.

Dünya Kur’ân’a koşarken, biz Müslümanlar elimizdeki paha biçilemeyen hazinenin kıymetini bir an evvel idrak edip Peygamber (asm) ümmetine yaraşır tarza Kitab’ımızı okumalı ve yaşayarak sâhip çıkmalıyız; her Müslüman’ın birinci vazifesi işte budur.

Artık Kitab okuma zamanı… Kur’ân’da nâzil olan ilk âyetler, bizim son sözümüz olsun:

Yaratan Rabbinin adıyla oku!
(O,) insanı bir alak’dan yarattı.
Oku! Çünkü Rabbin, en büyük kerem sâhibidir.
O, kalemle öğretendir.
İnsana bilmediği şeyleri öğretti (Alak Sûresi, 1-5).

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,