Kelebekler sonsuza uçar

Küçüklüğümde tanımıştım ipekböceğini. Dut ağacının yapraklarından toplayıp getirir, yemelerini seyrederdik. İpekböcekleri, zamanı geldiğinde çalı tabir edilen küçük dallar veya bir araya getirilmiş ot parçalarına çıkarlar, kozalarını örerlerdi. O yaşlarda sadece pazara kadar gelişlerini bilirdim. Ötesi hakkında herhangi bir bilgim yoktu. Sonradan öğrendik ki, o kudret mucizesi elsiz küçük böcekçikler, insanlar tarafından kıymet atfedilen ipeği alınabilmek için kazana atılırlarmış. Bazıları ise, kozayı deler, kelebek olurmuş. *** Bir zaman bir bilge kozada bir delik görür; fakat küçük bir delik. İçindeki kelebek olmuş ipekböceği çıkmak için büyük gayret gösteriyormuş. Şefkati tahrik etmiş, deliği büyütmüş. İsteği ona yardım etmekmiş. Kelebek kozadan kolay çıkmış, fakat fazla yaşamamış, ölmüş. Bu durum bilgeyi hüzünlendirmekle beraber, merakını da çekmiş. Meğer o böceğin hayatının sağlıklı devam edebilmesi, o dar delikten geçmekteymiş. *** Küçüklüğümde duyduğum, gençliğimde tanıyıp bağlandığım bir zat vardı. Bedîüzzaman Said Nursi Hazretleri (ra). Hayatının ilk yarısı kozaya girmek, ikinci yarısı ise kozadan çıkmaya adanmıştı adeta. Kaderin takdir ettiği bir süreci yaşıyordu. Bir cihetten baksanız ipek örüyor, diğer cihetten baksanız kendini kazana hazırlıyordu. Ne var ki o zat kozasını delmiş, o dar deliklerden geçmiş, kıymetini takdir etmekten aciz olduğumuz değerleri bizlere hediye edip huzur-u Rahmana gitmiştir. *** Yarım asır geçti âhirete gideli Üstadım. Kazanların kaynadığı, kar kışın savrulduğu zamanlardı onun sergüzeşt-i hayatının aynası olan zaman-ı dünya. Çile, cefa, sıkıntı, ölüm, dehşet, kan kol geziyordu sokaklarında asrın. Sanki bütün dünya başına çökmüştü. Herkesin sığdığı dünya sanki onunla fazlalaşmıştı. Herkesin bir yer tuttuğu şu fani dünyada, hapishaneler, dağlar ve gurbetler onun adına yazılmıştı. İnsanlar yanına yaklaştırılmıyor, ferdi olduğu toplum hayatının haklarından mahrum ediliyor, ölmekten beter bir ruh halinin fotoğrafına poz vermesi isteniyordu. Neden? Bedîüzzaman Hazretlerine göre cevabın iki ciheti vardı. Biri beşerî, diğeri kaderî. O, fark ettiği hizmetin hizmetkârı olmaya gayret etmekteki ihlâsı muhafaza etmek anlamında birinci sebebe takılmıyordu. İkinci sebepte fark ettiği nokta ise, kader ona koza örüyor; ortaya çıkacak ve iman meselesinde rehber olacak bir eserin müellifi olmak adına onu hazırlıyordu. *** Tefsir ilminde bir şaheser olacak İşaratü’l-İcaz cephede, savaş anında yazılmıştı. Çok kimsenin akli delil bulmakta zorlandığı Haşir meselesi dağda, imkânsızlıklarda yazılmıştı. İsm-i Azamı konu alan, marifetullaha kapı açan Esma-yı Sitte Risâlesi, Eskişehir hapsinde, çeşitli sıkıntılar altında yazılmıştı. Meyve Risâlesi Denizli hapsinde ve hakeza bunun gibi kıymeti gün geçtikçe daha iyi anlaşılacak bu eserler, sayamadığımız daha nice zor şartlar zorlanarak yazılmış, ortaya çıkmıştı. *** Üstad Hazretleri, onca sıkıntı içerisinde “Of!” bile demiyordu. Kimseye sataşmıyor, başkaların sataşmalarına aldırmıyordu. Kozanın deliğini genişletmeye çalışanlara şiddetle karşı çıkıyor, kolayın neticesinin zor ve kısa ömürlü olduğunu hayatındaki bütün bu halleriyle ders veriyordu. Bir çocuğun doğumu anne için ne kadar zor, fakat netice ne kadar kıymetli ise; neticesi kıymetli bir fikrin ve eserin ortaya çıkması ondan daha zor olduğuna tarihteki bütün iman ve Kur’an kahramanlarının hayatları şahittir. İşte bu sadedde Kur’ân’a tam, halis bir hizmetkâr olan Üstadım, neticenin hiçbir şeye alet olmaması, asliyetinden ve kıymetinden hiçbir şey kaybetmemesi için kendini feda edercesine çalışıyor, etrafını ören kozanın sıkıntılarına aldırmıyor ve o sıkıntıların kazandırdığı ihlâsın bozulmamasına azami gayret gösteriyordu. Dünyevi her ne istersen verelim sözlerine kulak asmıyordu. “Seni yok ederiz” diyenlere “Rabbime kavuşmama vesile olursunuz” diyordu. Hem onlara şöyle sesleniyordu: “İşte ben de sizinle konuşmayacağım, şu tarafa dönüyorum, müstakbeldeki insanlarla konuşacağım: Ey üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitane (sessizce) Nur’un sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî (perde arkasında gizli bir göz) ile bizi temaşa eden Saidler, Hamzalar, Ömerler, Osmanlar, Tahirler, Yusuflar, Ahmedler vesaireler! Şu muasırlarım (çağdaşlarım), varsın beni dinlemesinler. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır.” *** Evet, Üstadım, doğru söylüyorsun. Bizler bütün varlığımızla “sadakte” diyoruz. Bütün o çileli hayata katlanabilmendeki sırrı, Risâle-i Nurları okuyup yazdıkça daha iyi anlıyoruz. Sen Üstadım kaderin kozasındaki dar delikten geçtin. Bizler ise, nefsimizin kozasını delmeye, peşinden gelmeye çalışıyoruz. Bizi sensiz bırakma Üstadım. Bizi sensiz bırakma! *Başlık İskilipli Atıf Hoca filminden alınmıştır.

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,