Tehlikenin farkında mıyız?

34. Sayı

Hepimiz “Boş vakitlerinizi nasıl geçiriyorsunuz?” sorusuna sıklıkla muhatap olmuşuzdur. Şimdilerde ise zaman sıkıntısı, vakit yetersizliği had safhaya gelmiş durumda. Kıpır kıpır içimizde kaynayan meşguliyet hissinin, ifrat derecede tahrik edilmesiyle baş gösteren zaman israfı, hayatımızdaki bereketi kemirmeye başlamış bile. Vicdanın gündemine, “Vakitlerimizi boş mu geçiriyoruz acaba?” sancısı da dâhil oldu artık…  BİTMEYEN VAZİFELER Yaratılışındaki kompleks hal nedeniyle, insanlar, globalleşen dünyada, günlük mesailerinden arta kalan vakitlerini doldurmakta tercih sıkıntısı neredeyse yaşamamaktadırlar. Zira insan, kâinatın küçültülmüş bir misali olması cihetiyle, zerreden şemse kadar canlı cansız bütün varlıklarla alakadar ve küçükten büyüğe önemli önemsiz her hadise ile ilgili bir ruha sahiptir. Bu alakadarlık sebebiyle, dikkat edilirse görülecek ki; insan, iç içe girmiş olan birçok dairenin merkezinde bulunmaktadır. Merkezden dışa doğru bu dairelerin kalb ve mide, cesed ve hane, mahalle ve şehir, vatan ve memleket, yeryüzü ve tüm insanlık dairesinden tut tâ bütün hayat sahipleri ve dünya dairesine kadar genişlediğini görmemiz mümkün. Bu dairelerin her birinde insanın çeşitli vazifeleri bulunabilir. Fakat fark edilmesi ve asla dikkatten kaçmaması gereken husus en küçük dairede en büyük, en ehemmiyetli ve devamlı vazifenin bulunmasına karşın en büyük dairede ise en küçük, geçici ve ara sıra vazifelerin olabileceğidir. Demek merkeze yaklaşıp daire küçüldükçe yükümlü olduğumuz vazifeler hem artıyor hem de önem ve süreklilik kazanıyor. Fakat dışa yani geniş dairelere doğru gidildikçe ve afaka yöneldikçe, vazifelerimiz azalmakla beraber adileşip geçiciliğe bürünüyor. Şu halde, iç dairedeki ihtiyaçların, dış dairelerdekilere kıyasla daha lüzumlu ve zarurî olduğu gün gibi ortada. Her an havayı teneffüs eden, her gün su içen ve hasta ise ilacını almak zorunda olan insan, bu ihtiyaçların eksikliğinde, kendi dışında, hangi meşguliyetle ciddi alakadar olabilir? Sıhhatinin devamını sağlayacak ihtiyaçları giderilinceye dek, her türlü afakî hadisata lakayt kalacağı aşikârdir. Çok sevdiğim bir dostumu, hastalığı vesilesiyle ziyaret etmiştim. Daha evvel, siyasi olayları ilgi ve merakla takip eden dostumu ziyaretimde, kendi hastalığımın vahametiyle karşılaştım. Mide kanseri tedavisi gören arkadaşım, – geçen sene vefat etti. (Allah rahmet eylesin.) – bütün merakını en küçük daire olan kalb ve mide dairesine toplamış ve sürekli gaflet perdelerini yırtarak, vahdeti kalbe yerleştirme derdine düşmüştü. İbretlik şu vaziyet karşısında, hayret ve esef içinde kalan kalbim, kesrette bocalayan hatta bocaladığının bile farkında olmayan haline ağlıyordu. Ahir zamanın fitnesine maruz kalan zamane kalbler, cahiliyye dönemindeki Beytullah’ı aratmıyor. Kâbe’deki putlara karşı ilgisiz kalan, hatta bu vaziyeti normal olarak gören cahiller, şimdi de az değil. Sersem akıllara ve geveze ruhlara ev sahipliği yapan mecalsiz bedenler ise harabeleri andırıyor. Güneş gibi imandan yoksun olanların, bunca kesrete rağmen vahdette kalabilme kanaatleri, ne boş bir heves. Ne zamana kadar bu hal devam edecek? Kalbler, hakiki vazifeleriyle ihya olmayacak mı? Hasta olan o arkadaşım gibi, bizler de dış dairelere olan yönelişimizi, iç daireleri ihmal etmeksizin gösterip hakiki vazifelerimize olan ihtiyacımızı tam hissettiğimizde, kalplerimiz, bu yetimane sızlanışından bir nebze sıyrılacaktır.  Alakadar olduğumuz merkeze yakın olan her bir daire ile ruhumuz, öteleri kuşatan bir şahlanışa geçecektir. Harice karşı olacak olan alakanın ise, kalben değil kesben olacağı ise muhakkaktır. Eğer kalben bile olsa, o geniş dairelerdeki meşguliyet, daima, rahmetin izini, özünü ve yüzünü görmeye vesile olacağından ruhun istirahatını, kalbin rahatını kaçırmayacak ve asla vicdanı sancılarla sarsmayacaktır.  MERAK İRADENİN ROTASINI ETKİLER İlgilendiği dairedeki meşguliyeti ile daha iç dairedeki pek mühim olan vazifesini gölgeleyen insan, hakikatte, kendi ruh ve kalbinin divane olmasına belki sarhoş olmasına zemin hazırlamış olur. Dış dairelerdeki vazifelerin, iç dairelere nisbetle külfetsiz olmasını cazib bulan nefis ise, özellikle merakın da etkisiyle, iradeye rota çizerek, insanı, şaşalı olan afakî dairelere davet eder. İnsan, merakın bu ciddi tesiriyle, aklen, kalben veya fiilen bütün dairelerde cereyan eden hadiselerle meşgul olup,  kendi kendine gerekli gereksiz vazifeler çıkartmaktadır. Özellikle günümüzde, yazılı ve görsel medya ile meraklarımız haddinden fazla olumsuz tahrik edildiğinden, gerek gerçek gerekse sanal senaryoların seyirci ve takipçileri haline getirilme tehlikesi ile karşı karşıyayız. Çocuklarımızın bilgisayar oyunlarıyla, gençlerimizin mp3, mp4, cep telefonu ve özellikle sporla, hanımların pembe dizilerle ve beylerimizin siyasetle, adeta, iradeleri ellerinden alınmış durumda. İstikbalin liderleri olacak üniversiteli kardeşlerimizin ise, sabahlara kadar internette sörf yapmaları da işin cabası. Hâlbuki ömür sermayemiz pek az, lüzumlu işlerimiz ise pek çoktur. Dünya hayatı bir oyun ve bir eğlenceden başka bir şey değildir! Ahiret yurdu ise, (günahlardan) sakınanlar için elbette daha hayırlıdır. Hiç akıl erdirmez misiniz?(1) ilahî ikazını ciddiye alamadığımız takdirde, çağın cehennem davetçilerine nasıl hayır diyebiliriz? İfsat kampanyaları yürüten aktörler, yediden yetmişe varıncaya kadar, herkesin önüne cazibedar bir sofra sunmuşlardır.  “Zahiren mutantan, batınen kof” fantazilerle lebaleb dolu olan bu sofraya dâhil olan her fert, tiryakilik illetine de ister istemez müptela oluyor. Ve tabii, en dehşetlisi de, korkunç bir zaman israfı kaçınılmaz hale geliyor. Peki, bu inanılmaz israfa karşı vicdanlarımızın sesi neden kısık? Cazibeye bu kadar müştak olan merak, ruhu sükuta sürüklemek behasına, hangi hazır lezzeti, nefse rüşvet veriyor? Bu mühim suallerin cevabını isterseniz Bediüzzaman Hazretleri’nden dinleyelim: “Nasılki sarhoşluk, hakikî vazifelerden gelen elemleri ve ihtiyaçları sarhoşlukla muvakkaten unutturduğu cihetle, menhus ve kısa bir zevk verir, öyle de, böyle fâni boğuşmaları ve hâdiseleri merakla takib etmek, bir nevi sarhoşluktur ki, hakikî vazifelerden gelen ihtiyacat ve yapmamaktan gelen teellümatı muvakkaten unutturduğu için, menhus bir zevk verir.” (2)             Evet, hakiki vazifelerden gelen ihtiyacı ve bu vazifeleri yapmamaktan gelen sıkıntıyı unutturan her türlü meşgale,  ruhumuzu, nefsimizin heveslerine âşık olmuş bedenimize hapsetme gayretinden başka bir mana ifade etmez. O halde, en evvel bu ihtiyacı her an canlı tutmamız gerekir. Zira ihtiyaç en büyük kuvvettir ve her şeyin üstadıdır.  ÖMÜR KISA, LÜZUMLU VAZİFELER ÇOK! Nasıl ki asgari sermaye ile ticaret yapan bir esnafın, enflasyon krizlerinin yaşandığı bir dönemde, lüks harcamalara karşı ilgisizliği, vazgeçilmez öncelik taşır. Aynen öylede; kısacık bir ömürde, çabuk geçer bir hayatta, mimsiz medeniyet tarafından takdim edilen bütün fantezilere karşı, alakadarlıktan şiddetle kaçınmak, böyle korkutucu bir fesat devrinde, olmazsa olmaz bir önem arz etmektedir. Hafızasındaki beşyüzbin hadisten, sahihliği kuvvetli dört bin tanesini kitabına alan Ebu Davud (ra); “Bir insanın, dinini hakkıyla yaşama konusunda, bunların arasından dört hadis kendisine yeterlidir.” demiştir. “Kişinin malâyani -boş ve lüzumsuz olan işler, sözler ve kendini ilgilendirmeyen şeyler- ile uğraşmaması ve bunları terk etmesi, Müslümanlığının güzelliğindendir.(3) nebevî irşadının, seçilen bu dört hadisten biri olması, meselemizin ciddiyetini gözler önüne sermiyor mu?

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,