Risâle-i Nur’a göre Tebliğ esasları

34. Sayı

Bediüzzaman Hazretleri, ayet ve hadislerle İslâmî ölçüler olarak emredilen esaslara göre tebliğ faaliyetini göstermiştir. Risâle-i Nurları mütalaa ve ondan istifade ederken müşahede ettiğimiz tebliğ esaslarının en mühimleri bize göre şunlardır: 1) Başta iman olarak işe temelden başlamak. 2) İman hakikatlerini akıl ve kalbin kabul edeceği ölçülerle açıklamak. 3) Tebliğin tesirli olabilmesi için söylediklerimizi yaşamak. 4)  İhlâs düsturlarına riayet etmek. 5) Tebliğde bulunduğumuz kişilere muhabbet beslemek. 6) Annenin evladına gösterdiği şefkatle muamele etmek. 7) Aczimizi ve fakrımızı bilip, kabul ettirmeyi Allah’dan bilmek. 8) “Allah kabul ettirir” ümit ve azmini muhafaza ederek hareket etmek. 9) Tebliğin farz olmasına binaen, bunu aksattığımız takdirde Allah’ın azabından korkmak. 10) Nefis ve vicdana müessir olacak şekilde tebliğ yapmak. Biz bu temel esaslardan tebliğin nefis ve vicdana müessir olma düsturunu izah etmeye çalışacağız. Tebliğ; akıl, vicdan ve hissiyata tesir edebilecek durumda olmalı. Evet, yapılan tebliğ aklı ikna etmekle beraber vicdanı da tatmin etmelidir. Tebliğ, kalbe gıda olup onun alacağı kudsî lezzetleri vermekle beraber, nefis için de hayırlara müşevvik olmaya, günahların içindeki elem ve sıkıntıları göstererek onlardan vazgeçirmeye vesile olmalıdır. İnsan, cibilliyeti ve yaratılışı i’tibâriyle, hemen verilecek hâzır cezâ ve azâbdan şiddetle korktuğu gibi; her zaman hâzır lezzeti de daha sonra verilecek lezzetlere, harâretle tercih eder. Çünkü elem ve lezzet, daha çok nefis ve hisse bakar. Nefis ve hiss ise hâzıra mübtelâdır, ileriyi göremiyor. İnsan bâzen ilaç acısını veya ameliyât elemini yaşamamak için, ileride çok sıkıntı çekmeye, hatta bâzen ölüme sebep olabilecek bir hastalığı hoş gördüğü gibi, hâzır bir tokadın eleminden de kaçarak, ileride bir sene hapis cezâsına rızâ gösterebiliyor. Zâten, nefsin bu körlüğüne binâendir ki, içlerinde hâzır lezzet bulunan ve zehirli bir bala benzeyen günâhları işlemeyi tercîh ediyor. Bu sırra binâen, eğer insanlara desek: “Hâzır bir kaşık bal mı istersiniz yoksa beş sene sonra, yirmi kilo bal mı?” onların ekserîsi, nefis ve hissin sevkiyle, bir kaşık hâzır balı tercih edeceklerdir. Aynen öyle de, ibâdette bulunan cüz’î ve hâzır meşakkati ve elemi çekmemek için, bir kısım insanlar, şifâlı bir ilaca benzeyen ibâdeti terk ediyorlar. O zavallılar düşünmüyorlar ki, hem dünyada hem de âhirette, o ibâdeti terk etmenin cezâsı olarak, çekecekleri hadsiz elem ve azâb vardır. Onlar cüz’î, hâzır bir elemden kaçmak ile hadsiz, daimî bir azâb ve elemi kabûl etmiş oluyorlar. İşte gaflet, ancak bu kadar olur. İslâmiyet’in umûmîyetle yaşandığı ve İslâmî toplumun sâfiyetini muhâfazâ ettiği bir ortamda, insanlara Allah’ın varlığını, birliğini anlatmak, cennetin varlığını ve cennet nîmetlerinin lezâizi ve mes’udâne olan hayatı ile insanları ibâdete teşvîk etmek; cehennem ve cehennem azâbı ile de insanları günâhlardan vazgeçirmek dersi onlara kâfi gelebilir. Nefis, hevâ ve hissiyât haramlarla, günâhlarla kuvvet bulup, aklı tahakkümü altına alamadıkları için böyle bir ders, onlara faydalı olabilir. Şimdi ise dinsizlik ve fenden gelen sapıklık, sefâhet ve ahlâksızlık alışkanlığından ortaya çıkan inada karşı böyle bir dersten on belki de yirmi kişiden birisi ancak istifâde edebilir. İstifâde ettikten sonra da, “ Allah Gafûr’ur-Rahîm’dir, günâhları affeder; cehennem ise daha uzaktadır.” der, haramları ve günâhları işlemeye devam eder. Demek, sefâhete mübtelâ olan insanların, bu tarzda bir dersten istifâdeleri ya az olur veya hiç olmaz. Onların İstifâdeleri, ancak yapılan derste, îman ve ibâdetin içinde cennet ve cennetin lezzetlerinin, dünyada dahî yaşandığını; küfür ve günâhların içinde de cehennem ve cehennemin elemlerinin dünyada dahî bulunduğunu göstermek ile mümkün olabilir. Evet, bu meseleyi îzah için, bir âyet-i kerîmenin çok hakîkatlerinden bir hakîkatini beyân edebiliriz, şöyle ki: “Allah îman edenlerin dostudur. Onları zûlümattan (küfür karanlıklarından) nûra (îmana nuruna) çıkarır.” (Bakara, 257) Evet, küfür ve inkâr, ölümün kâfirler için bir îdam karârı olduğunu gösteriyor. Çünkü kâfir olan, âhiretin geleceğine, öldükten sonra dirilmenin olacağına inanmıyor. Onlar, bilhassa zararlı olan felsefenin: “insanlar bitkiler gibi dünyaya gelirler, yaşarlar ve ölüp giderler.” fikrine inanmakla, bu ölüp gitmenin îdam ve yokluk olduğunu kabûl ediyorlar. Hâlbuki herkesçe mâlûm olduğu üzere, bir adama, kurtulmak çâresi olmaksızın, îdam edileceğine dair verilen bir karar, îdam o adamın hatırına geldikçe, îdam edilmiş kadar elem ve ızdırâba sebep olur. O adam belki her gün bin defa îdam oluyormuş gibi acı çeker. Dünyanın zevkleri, lezzetleri, ziynetleri, zenginliği o elemleri önleyip, onun saâdetine vesîle olamaz. Öyle de küfür ve inkâr, ölümün kâfir hakkında bir îdam kararı olduğunu gösterdiği gibi belki bütün sevdikleri ve akrabası, bütün insanlık, bütün varlıklar, hatta bütün âlem için bir yokluk olduğunu gösterir. Mâlûmdur ki, insan sevdiklerinin saadetiyle mes’ud ve lezzetleriyle mütelezzîz olduğu gibi, elemleriyle de müteellîm olur, üzülür. Kâfir, ölümüyle kendi yokluğunun elemini her ân yaşadığı gibi; bütün sevdiklerinin ve bütün insanların ve bütün varlıkların ve umum âlemin yok olmalarından gelen elem ve ızdıraplarını da yaşar. Sanki küfür, âlemi bütün mevcûdâtın yokluğunun elemiyle doldurur, kâfirin beynine, kalbine boşaltır. Daha cehenneme gitmeden, dünyada yaşadığı müddetçe, inkârı sebebiyle cehennem azâbının elemlerini ona tattırır. Küfrün böyle bir netîcesinin olduğu, akıl ve mantığın kabul edip inkâr edemediği bir hakîkattir. İşte küfür ve dalâletin bu dehşetinden ve eleminden kurtulmak içindir ki; kâfirler ve fâsıklar, ekserîyetle akıllarını uyutmak ve aklın tâ’cizinden kurtulmak için ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçarlar. Hattâ onlara ölümü hatırlatmak, saydığımız bütün yoklukları hâtırlarına getirmek olduğundan, o hatırlatmayı kendilerine en büyük hakâret kabul ediyorlar. Îman ise, hadsiz delîl ve bûrhanlar ile öldükten sonra dirilmenin ve dâr-ı âhiretin var olduğunu ispat ettiğinden, ölümün mü’min için îdamdan bir beraat karârı olduğunu gösterir. Hem o mü’minin, belki bütün dost, ahbâb ve sevdiklerinin, belki bütün insanların, hatta bütün mahlûkâtın ve umûm kâinâtın ölümle yok olmadıklarını, belki ölümün, ebedî bir hayat ve vücûda kavuşmak vesîlesi olduğunu, akla kabûl ettirir. Ve bütün bunların yokluk zulümatından ve eleminden kurtulup, ebedî var olma nûrunun saadet ve lezzetlerine kavuşmalarını göstermekle, o mü’min kendi ebedî varlığının lezzetini tattığı gibi, bütün sevdikleri olan bu saydıklarımızın da dâimî bir vücûd kazanmalarının verdiği saadet ve lezzetleriyle mes’ud ve mütelezzîz olur. Demek iman, âlemi, bütün varlıkların ve umûm âlemin, ebedîyen varlığa kavuşmalarının nurlarıyla doldurup, mü’minin aklına, kalbine boşaltır ve o mü’minin âhirette cenneti kazanmasına vesîle olduğu gibi, dünyada da yaşadığı müddetçe cennet lezzetlerini ve saadetini o mü’mine tattırır. Evet, Risâle-i Nur’da denildiği gibi, “İman insanı insan eder, belki insanı sultân eder. Öyle ise insanın vazîfe-i aslîyesi, îman ve duâdır. Küfür ise, insanı gâyet âciz bir canavar hayvan eder.” Kâfir âcizdir; çünkü açlık, susuzluk ve ölüm gibi şeylere karşı gelemediği halde, bir canavarın birçok masûm hayvanı katletmesi gibi, o kâfir de başta Hâlıkına isyan ederek, insanların ve birçok mahlûkatın hukûkuna tecâvüz eder. İşte Risâle-i Nur, bu ölçüleri esas yaparak, küfür ve günâhlarda bizzat ve hâl-i hâzırda böyle bir cehennem ve cehennem azâbının elemi bulunduğunu, aklı başında olan herkese gösterdiği gibi; îman ve ibâdette de dünyada dahî bir cennetin bulunduğunu ve ibâdette cennet lezzetleri ve saadetleri var olduğunu ispât ederek, daha aklını kaybetmeyenlerin, o küfür ve günâhlardan kurtulup îman dâiresine girmeleri için, Kur’ân’dan teraşşûh eden bir vesîledir. Bilhassa öldükten sonra dirilme husûsunda, Risâle-i Nur’dan Onuncu Söz ve Yirmi Dokuzuncu Söz gibi risâlelere mürâcaat edilirse, âhiretin varlığının, ‘iki kere iki dört eder’ kat’iyetinde ispât edildiği görülecektir. Demek îman, mü’mine cenneti kazandırdığı için, bir tûbâ-i cennet çekirdeğini taşıyor. Belki cennetin bir çekirdeği hükmüne geçiyor, mü’minin kalbinde bir cennet olarak bulunuyor ve cennetin lezzetini, saadetini dünyada dahi ona tattırıyor. Küfür ise bir zakkûm-ı cehennem tohumu olarak cehennemi netîce vereceği gibi, içinde bir cehennemi bulunduruyor ve kâfirin kalbinde dünyada dahî cehennemi ve cehennemin azâb ve elemini ona yaşatıyor. Risâle-i Nur, iman hakikatlerini ve İslâmî meseleleri tebliğ ederken yukarıda izah edilen ölçülere göre insanların akıllarını ikna‘ ettiği gibi kalp ve ruha da muhtaç oldukları feyzi verir. Nefse de ıslah olabilmesi için gereken te’siri yapar. Daha doğrusu Kur’an’ın bir tefsiri olduğundan, Kur’an’dan aldığı feyz ile insanın bütün duygularını tatmin eder. Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi “derd benim, deva Kur’an’ındır.” Hâsılı, Risâle-i Nur eczaları derdlerimize Kur’an’dan birer devadır. Yâ Rab! Bize îmanı sevdir ve onu kalplerimizin ziyneti yap! Küfür, isyân ve günâhlara karşı da bize nefret ver ve bizi onlardan uzaklaştır. Âmin, bihûrmetî seyyidi’l- mürselîn.

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,