Alice in wonderland

34. Sayı

Alis (Alice) bir gün yolunu kaybeder ve bir yol ayrımına gelir. Yol ayrımında bulunan şahsa sorar: -Ey kişi söyler misin, ben hangi yoldan gitmeliyim? -Nereye gitmek istiyorsun? -Fark etmez. -O halde hangi yoldan gideceğin de fark etmez. “Alice in wonderland” (Alis harikalar diyarında) büyülü gelmişti o zamanlar bana. İçimde hissettiğim ve arzuladığım güzelliğin ifadesi gibi algılamıştım. Belki de yaşadığım kültürün öğrettiği “cennet” kavramını aramıştım o ifadede. Fakat yanılmışım. Sonraki okumalarımda karşılaştığım bir hikâye, yanıldığımı fark ettirmekle beraber, Alis’in resmettiği düşünceyi gerçek âleme taşımama sebep olmuştu.  Teselli bulmak uğruna üretilmiş ve kafamı karıştıran yanılgılarla dolu Alis’in hikâyesi, hakikatle örülü bir hikâyenin tashihinde erimiş, gözümdeki sis kalkmış ve gerçeği görme imkânı bulmuştum. Hikâye şuydu: Bir vakit iki asker, uzak bir şehre gitmek için emir alıyorlar. Beraber giderler; ta yol ikileşir. Bir adam orada bulunur, onlara der: -Şu sağdaki yol, hiç zararı olmamakla beraber, onda giden yolculardan ondan dokuzu büyük kâr ve rahat görür. Soldaki yol ise, menfaati olmamakla beraber, on yolcusundan dokuzu zarar görür. Hem ikisi, kısa ve uzunlukta birdirler. Yalnız bir fark var ki, intizamsız, hükümetsiz olan sol yolun yolcusu çantasız, silâhsız gider. Zahirî bir hafiflik, yalancı bir rahatlık görür. İntizam-ı askerî altındaki sağ yolun yolcusu ise, besleyici hülâsalardan dolu dört okkalık bir çanta ve her düşmanı alt ve mağlup edecek iki okkalık bir mükemmel devlet silâhı taşımaya mecburdur… Bu iki hikâye arasındaki ortak noktalar ve farklı yönler dikkatimi çekmişti. Bunları öne çıkararak yazımı detaylandırmak ve farklılaşan iki nazarı ve hayatımıza etki eden müspet veya menfi yönlerini incelemek arzu ettim. ALİS VE İKİ ASKER Alis, mutluluk peşinde gezen, kendisini cennet gibi bir yerde farz eden tek nazarlı bir dünya insanıdır ve felsefe bakışını resmeder. Hayattaki zıtlıkları göstermek istemez. Bundan dolayı onu örnek alanların hem bilgisi eksiktir, hem de sebebini –güya- bilmedikleri çok şeylerden sürekli azap çekerler. Alis, insanların daha ziyade hayallerini tahrik edip gözlerini kapatan, bakış açılarını daraltan bir anlayışın simgesidir. Alis, zannınca harikalar diyarındadır, lakin nereden geldiği belli değildir. Nereye gideceğini ise kimse bilmez. Esasında onun dünyasında gelip-gitmek kavramlarına da yer yoktur. Hele gönderilmişliğin hiç esamisi okunmaz. İki asker, aslında bir insanın iki yönünü temsil eder. Nitekim insan, hem hayra hem de şerre kabiliyeti olan, kendini bilmek kaydıyla çok kıymettar bir varlıktır. Temsilde asker unvanıyla isimlendirilmişlerdir. Asker; belirli bir süre için hayatının en dinamik, dirayetli, aktif olduğu dönemde, şahsi rütbe ve elbiselerinden sıyrılıp, bir kısım alışkanlıklarını ve zevklerini terk edip umumun rahatı ve huzuru için eğitim ve terbiye almak üzere kışlaya gönderilen insan demektir. Askere kaydolduğu ve terhis olacağı zaman bellidir. Her günde ve bütün askerlik boyunca ne yapacağı planlanmıştır. Vazifesi müddetince bütün ihtiyaçları karşılanmıştır. Vazifesiz ve takipsiz hiçbir işi yoktur. Bütün işleri, emirle başlar ve yine emirle biter. En mühim özelliği itaattir. Yapacağı işlerin zahiri ağırlıkları olsa da, umum adına olan bu işlerinde manevi kazancı çok büyüktür. YOL AYRIMI VE TARİF EDİCİ Alis, öylesine dolaşırken karşısına bir kavşak çıkar. Alis, öylesine dolaşan birisidir, kavşak da sürpriz olmuştur aslında. Zira kavşakta duran ‘tarif edici’ ona sorar: “Ne tarafa gitmek istersin?” O da: “Fark etmez!” der. Olunan yer ve gidilecek yer arasında kurulmuş ilişkiler yoktur onun hayatında. Ne kadar umarsız bir ifade değil mi? ‘Fark etmez!’ Tarif edici ise, karşısındakine nezaket anlamında sormaz soruyu. Aslında o, kayıtsızlığın ve başıboş anlayışın karmaşasına atılma noktasının simgesidir. Zira insana işte tam da kavşaklarda lazımdır tarif edici. “O zaman ne tarafa gideceğinde fark etmez.” Diyerek insanı, tarife ihtiyaç duyduğu anda, yine insanın kendi bilinmezliğine ve karanlık noktasına itmenin adı bilgelik olamaz herhalde. Diğer hikâyede ise insan, asker olmanın anlamıyla başlamıştır yola ve ayrıma kadar gelmiştir. Bir tercihle karşı karşıya kalmıştır. İşte tam bu noktada onun ne ihtiyarını zorlayan ne de başıboşluğa atan bir ifadeyle karşılaşmamıştır. Aksine tercihine yardımcı olacak bir tarif yapılmıştır. “Şu sağdaki yol, hiç zararı olmamakla beraber, onda giden yolculardan ondan dokuzu büyük kâr ve rahat görür. Soldaki yol ise, menfaati olmamakla beraber, on yolcusundan dokuzu zarar görür.” İnsana lazım olan da budur. SORU VE CEVAPLAR Sorular, insan hayatının vazgeçilmezleridir. Çünkü her zaman tercihler vardır. Cevaplar ise, karmaşıktır; cevap verenin durumuna ve -kendi cevaplarımız açısından- birikim, halet-i ruhiye ve bakış açılarına göre farklılaşmakta; yanlış-doğru ve bunların neticesinde bizleri bağlayacak olması gibi farklılıklar arz etmektedir. İnsan için hayat, öğrenme ve terbiye yeridir. Aynı zamanda imtihan meydanıdır. Her talebenin hocaya ihtiyacının olması katiyetinde tarif edici(ye/lere) ihtiyaç vardır. Alis ve askere nispetle iki tarif edicinin arasındaki farkı iyi anlamak ve hayatımızdaki rehberlere bu anlamda çok dikkat etmek mecburiyetindeyiz. Zira dünya Alis’in zannettiği anlamda sadece harikadan ibaret değildir. Asıl harikalık, askerlere söylendiği tarzda arkadan gelecek hayattadır. Ne var ki, dünyadaki tercihler çerçevesinde ya iyidir, ya da kötüdür. Bu arada hikâye deyip geçmemek lazımdır. Çok hikâyeler vardır ki, bir felsefi anlayışın beşiğinde sallayıp durmuştur bizleri. Nice hakikatler de vardır ki, hakikatten koparılıp hikâye formatında anlatılarak, gözümüzde basitleştirilmiş ve dünyamızdan uzak tutulmuştur. Haddi zatında, bin yıllık bir İslami serüvenin yıkılışı da ‘roman’larla başlamıştır.

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,