Hayrat Vakfı

Genel

“İSLÂM DÜNYASININ
EN MÜHİM VAKIFLARINDAN BİRİSİ” Hayrât Vakfı

En büyük düşmanlarımız olan cehâlet, zarûret ve ihtilâfa karşı; san’at, mârifet ve ittifak silahlarıyla karşı koymak için her faaliyetimiz titizlikle planlanmakta; çalışmalarımız, cihanşümûl hedeflerimiz doğrultusunda en münasip ve doğru tekniklerle îfâ edilmektedir.
(Hayrât Vakfı Proje Koordinatörü)

1. TARİHÇE VE GAYE

Hayrât Vakfı, 1974 yılında Üstâd Bedîüzza­mân Hazretleri’nin talebesi ve kendisinden sonra vazîfesini devrettiği en yakın da‘vâ arkadaşı Ahmed Husrev Altınbaşak tarafından İstanbul Küçükçekmece’de kuruldu. Vakfımızın ana gayeleri, kuruluş senedinde şöyle tanımlanmıştır:

“Orta ve yüksek dereceli mekteplere, bütün meslekî okul ve enstitülere devam eden talebelere yurtlar açmak, yiyecek ve yatacak yerler temin etmek, onların daha bilgili, faziletli, ahlâklı, vatansever birer insan olarak yetişmeleri için meslekî ve kültürel kurslar, dershaneler, kütüphaneler ve eğitim kurumları açmak,
İhtisas için yurt dışına talebeler göndermek, gitmiş olanlara burs vermek,
Mütevellî heyetinin ittifakı ile her türlü ilmî, tarihî, dinî eserleri basmak, neşretmek,
Kur’ân-ı Kerîm basmak ve baskı işleri için dâhilden ve hariçten kâğıt ve matbaa makinaları temin etmek, matbaa kurmak,
Vakfa bağışlanacak menkul ve gayrimenkulleri vakıf gayesi istikametinde kullanmak, idare etmek, vakıf kaynaklarını geliştirmek,
Fakirlere, fakir hastalara, dul ve yetimlere vakfın imkânları nisbetinde her türlü yardımda bulunmak.”
Vakfımız, bu güzel ve ulvî gayeler istikametinde otuz iki senedir faaliyet göstermektedir.

2. ORGANİZASYON

Vakfımız, faaliyetlerini şemada görülen komisyonlar aracılığıyla yürütür.
Mütevellî Heyetimizin sevk ve idaresinde çalışan komisyonlarımız, düzenli toplantılarla programlarını icra ederler.
Her birim, sahasında uzman ve selâhiyet sahibi gönül ehli fertlerden müteşekkildir.

Takip edilen ulvî gayeleri zamanın gereklerine uygun vasıtalarla gerçekleştirmek ve sahip olduğumuz değerleri insanımıza ve tüm insanlığa ulaştırmak için faaliyetler yapan daimi komisyonlarımızın yanı sıra, daha özel bazı organizasyonlar, araştırmalar ve süreli çalışmalar için geçici komisyonlar da teşkil edilmektedir.

En büyük düşmanlarımız olan cehâlet, zarûret ve ihtilâfa karşı; san’at, mârifet ve ittifak silahlarıyla karşı koymak için her faaliyetimiz titizlikle planlanmakta; çalışmalarımız, cihanşümûl hedeflerimiz doğrultusunda en münasip ve doğru tekniklerle îfâ edilmektedir.

3. TEVÂFUKLU KUR’ÂN-I KERÎM

Kur’ân, Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın kelâmıdır. Her hakikati, her sûresi, her âyeti ile bir mûcizeler deryasıdır. Öyle ki Kur’ân, büyük kâinât kitâbının ebedî tercümesidir âdetâ.

Allah’ın “Kudret” kalemiyle yazdığı kâinât kitâbı nasıl ki; zerreden şemse, sinek kanadından tâ semâvât kandillerine kadar istisnâsız bütün tekvînî âyetleriyle; israfsız, yerli yerinde, akılları hayrette bırakacak hârikulâde ve acîb san‘atlarıyla ve ma‘nîdar nakışlarıyla kâinâtın yaratıcısının bütün mükemmel sıfatlarıyla varlığına ve birliğine delâlet eder.

Öyle de “Kelâm” sıfatından tecellî eden Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân dahi herbir sûresiyle, herbir âyetiyle, herbir kelimesi, hattâ herbir harfiyle pek çok ma‘nâ ve hikmetlere; müteaddid i‘câz vecihleri ve lem‘alarıyla nihâyetsiz kudsî sırlara ve şâyân-ı hayret yüksek manalara işâret eder ve tüm bu delâletler ayrı ayrı ve hep beraber Kur’ân’ın Kelâmullah olduğunu isbat ederler.

Beyânı mu‘cize olan Kur’ân’ın her insan tabakasına ve her asra bakan bir i’câzı vardır. Her insan, o mu‘cizeler menbaı kitapta, kendi nazarına, mesleğine, meşrebine, ilmine göre farklı farklı mu‘cizeler müşâhede edebilir. Kur’ân’ın i‘câzı o kadar farklı ve çeşitlidir ki, ehl-i ma‘rifet bir velî ile ehl-i aşk bir velînin Kur’ân’dan anladıkları i‘câz aynı değildir.
Hem Kur’ân-ı Kerîm ma‘nâ cihetiyle mu‘cize olduğu gibi, lâfız cihetiyle de mu‘cizedir.

Meselâ, “Kulaklı tabaka ta‘bîr ettiğimiz âmî avam, yalnız kulakla Kur’ân’ı dinler, kulak vâsıtasıyla i‘câzını anlar. Ve der: ‘Şu işittiğim Kur’ân, başka kitablara benzemiyor. Ya bütününün altında olacak veya bütününün fevkinde olacaktır.’ Umûmun altındaki şık ise, kimse diyemez ve diyememiş, şeytan dahi diyemez. Öyle ise, umûmun fevkindedir.”

Aynen bunun gibi, Kur’ân-ı Kerîm’in “gözlü tabaka”ya bakan i’câz vechi de vardır. Yani sâdece gözü ile bakan, Kur’ân’ın deryâ gibi hakikatlerine akıl, fikir ve kalbini çevirmeyen bir ferd dahi onun nakş-ı hattını, yazılış şeklini gördüğünde diyecektir ki: “Bu, fikr-i beşer düşünüşü değildir!” Ve diyorlar, çok şâhitleri var!

Büyük hattatlarımızdan Kayışzâde Hâfız Osman Nûri Efendi’nin (vefâtı, hicrî 1311), sayfalar için en uzun âyet olan Müdâyene âyetini (2/282), satırlar için ise en kısa sûre olan Kevser ve İhlâs Sûrelerini ölçü kabûl ederek yazdığı Kur’ân nüshasında, farklı uzunluklarda o kadar âyetler bulunmasına rağmen, her sahîfe harikul’âde bir güzellikle âyetle başlayıp âyetle bitmektedir. Sayfaların bu şekilde, yani “âyet berkenar” tabir edilen “güzel ve muvâfık hâtimelerle” sona ermesi, elbette tesâdüfen olamaz.

Beşer tâkatinin fevkindeki bu nizam ve intizam, açıkça bir kasıd ve bir irâdeyi gösteriyor. Mâdem bu güzellik, Kur’ân’ın âyet ve sûrelerinin mikyâsıyla olmuştur, o hatta ne kadar meziyetler varsa, doğrudan doğruya Kur’ân’a âiddir.

Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretleri (1876-1960) ise, Kur’ân’ın sâdece sahîfelerinin değil, harflerinin dahi bir tertib içinde olduğuna ve Kur’ân’ın nakş-ı hattında onun Kelâmullah olduğuna kuvvetli bir delîl olan “tevâfuk” bulunduğuna dikkat çeker ve bunu talebelerine yazdıracağı bir Kur’an ile göstermek ister.

TEVAFUK NEDİR?

“Tevâfuk”, lügatte birbirine denk gelme, latîfâne bir âhenkle uyum içinde olma ma‘nâlarını taşır. Herşeyde, ister küllî, ister cüz’î olsun; bir kasıd ve bir irâdenin cilvesi vardır. Yani, Allah dilemedikçe hiçbir şey olmaz. Bütün bunlar gösterir ki: “Kâinâtta tesâdüf, hakiki olarak yoktur!” Esâsen bütün ilimler, kâinâttaki bu hârika nizâmın düsturları, esaslarıdırlar. Bütün bu hakikatler, tevâfuka, yani herşeyin birbirine denk gelip bir nizam ve uygunluk içinde oluşunun ma‘nâsına işâret ederler.

En küçük fertleriyle dahi bir bütünlük ve birliği muhâfaza ederek uyum içinde olma hâdisesi, yani tevâfukat; bir kelime-i vâhide (tek kelime) hükmünde olan ve âyetleri birbirine bakan Kur’ân-ı Hakîm’de dahi hârika bir sûrette vardır.

Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretleri, aklı gözüne inmiş ve maddiyyûnluk belâsıyla, göremediği her şeyden şübhe eder hâle gelmiş bu asrın insanına Kur’ân’ın hattında mevcut bu latîf i‘câzı göstermek gayesiyle, önde gelen on âlim talebesine üçer Kur’ân cüzü verir ve onlardan Kur’ân’da zaten var olan ‘tevâfuk’ özelliğini ortaya çıkarmalarını ister.
Bunu yaparken on beş satırlı âyet berkenar Hafız Osman hattı Kur’ân-ı Kerîm’i esas almalarını ve tam bir ihlâsla hareket edip, irâde ve ihtiyarlarını karıştırmamalarını söyler ve şöyle ihtarda bulunur:

“İhtiyarınızı karıştırmayın! Varı yok etmeyin!”

En yakın talebesi olan Ahmed Husrev Efendi ile birlikte Hâfız Ali, Hoca Hâlid, Muallim Gâlib, Hoca Sabri, Hâfız Zühdü, Tığlı Hakkı, Şâmlı Hâfız Tevfîk gibi, çoğu ya hâfız, ya hoca, ya da hatt-ı Arabî muallimi olan talebeleri ‘Tevâfuklu Kur’ân’ın yazılması hizmetinde namzet olurlar. Ve yazdıkları cüzleri üstadlarına teslim ederler. Bedîüzzaman Hazretleri uzun uzun tetkîkden sonra netîceyi şöyle beyân eder:

“Tevâfuk, Husrev’in tarzındadır. Onun için Husrev’in bir mahâreti varsa tevâfuku bozmamış. Tavsiye etmiştim ki, kimse mahâretini karıştırmasın! Demek en büyük mahâret odur ki, tevâfuku bozmasın! Çünki tevâfuk, var.”

Zira bu nüshada, Kur’ân-ı Kerîm’deki 2806 a­ded “Allah” lâfzının hepsi, ya bir sahîfe içinde alt alta veya karşılıklı sahîfelerde yüz yüze ya da daha öteki sahîfedekilerle sırt sırta gelerek, hârika bir sûrette birbirine denk gelmekte, yani husûsî ta‘bîriyle tevâfuk etmektedirler.

Kezâ; aynı fiil kökünden gelen, ma‘nâ i‘tibâriyle aynı olan, ya da birbirinin ma‘nâsını te’yîd eden, ma‘nîdâr ve hikmetli çok kelimeler de hoş bir âhenkle birbirine tevâfuk etmektedirler.

Tevâfuk Ahmed Husrev Altınbaşak Hazret­leri’nin kaleminde öyle hârikulâde bir tarzda tezâhür eder ki, Üstâdının ifâdesiyle: “Akıl anlasa, ‘Sübhânallah’; kalb derk etse, ‘Bârekallah’; göz görse, ‘Mâşâallah’ diyecektir.”
Evet, Tevâfuklu Kur’ân-ı Kerîm’in kâtibi artık bellidir: Ahmed Husrev Altınbaşak!

Bedîüzzamân Hazretleri onun kaleminden memnûniyetini muhtelif mektûblarında şöyle beyân eder:
“Azîz, sıddîk, mübârek, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân’ın bir vech-i i’câzını hârika kalemiyle gösteren ve mütemâdiyen defter-i hasenâtına, o yazdığı Kur’ânları okuyanların sevâbları yazılan kıymetdâr Husrev!”

4. BEDÎÜZZAMAN SAÎD NURSÎ HAZRETLERİ KİMDİR?

Üstad Bedîüzzaman Saîd Nursî 1293 h./1876 m. tarihinde Bitlis vilâyetinin Hizan kazâsının Nurs köyünde, dünyaya geldi. Genç yaşta bütün doğu bölgesindeki halk tabakalarının ve ilim çevrelerinin takdir ve muhabbetini kazandı.

Müslümanları fikren, ilmen batı karşısında üstün konuma getirecek kuvvetli bir eğitimi gerçekleştirmek gayesiyle Doğu Anadolu’da “Medresetü’z-Zehrâ” ismini verdiği İslâmî bir üniversitenin kurulması gerektiği fikrini ortaya koydu. Bu düşüncesini tahakkuk ettirmek için İstanbul’a geldi. İstediği neticeyi tam olarak elde edememesine rağmen tekrar memleketine dönmek yerine İstanbul’da kalıp ictimaî mücadeleye atıldı.

31 Mart hâdisesinden sonra Divan-ı Harb-ı Örfî’de muhakeme edildi ve beraat etti. Daha sonra İstanbul’dan ayrıldı. Batum yoluyla Tiflis’e, oradan da Van’a geçti. Aşiretleri dolaşarak içtimaî, medenî, ilmî derslerle onları irşada çalıştı. Sonra Van’dan Şam’a geçti. Şam âlimlerinin ısrarıyla, Câmiü’l-Emevî’de içerisinde yüze yakın âlimin bulunduğu on bin civarındaki kalabalık bir cemaate eşsiz bir hutbe irad etti. Günümüz Islâm dünyasının problemlerini ve çözüm yollarını ortaya koyan bu muhteşem hutbe, “Hutbe-i Şâmiye” adıyla tab edildi.

Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla, talebelerinden teşkil ettiği milis alayın komutanı olarak savaşa iştirak etti. Savaş esnasında tefsir ilminde bir harika ve bir ekol sayılan ‘İşârâtül İ’caz’ isimli eserini telif etti. Bitlis Ruslar tarafından işgal edildiğinde yaralanarak esir düştü ve Sibirya’ya gönderildi. Sibirya’da, iki buçuk sene esir hayatı yaşadı. Nihâyet esaretten firar ile kurtulup Petersburg, Varşova, Viyana tarikiyle (25 haziran 1918) senesinde İstanbul’a geldi.

İstanbul’un İngilizler tarafından işgal edildiği o yıllarda işgal kuvvetlerinin aleyhinde faaliyetlerde bulundu. Anadoludaki Kuva-yı Milliye hareketine destek verdi. Ankara hükümetinin, İstanbul’daki faaliyetlerini takdir ederek onu Ankara’ya davet etmesi üzerine Ankara’ya geldi. Oradaki durumdan hoşlanmadığı için Van’a dönmeye karar verdi. Kendisine pek çok cazip teklifler sunuldu ise de kararından dönmedi.

Van’da, Erek Dağı’nda inziva hayatı yaşamaya başladı. Çok geçmeden Şeyh Saîd isyanı patlak verdi. Bu isyanla bir ilişkisi olmadığı halde 1925 senesinde önce İstanbul’a, oradan Burdur’a ve Isparta’ya sürgün edildi. Daha sonrada Isparta’nın küçük bir kasabası olan Barla’ya nakledildi.

Hayatının, Birinci Dünya Savaşı’na kadar olan kısmı ‘Eski Saîd’ dönemi; esaret yıllarından Van’daki hayatına kadar olan kısmı ‘Eski Saîd’den kurtulup ‘Yeni Saîd’ olmaya çalıştığı dönem; Barla’da Risâlelerin telifiyle başlayan dönem ise onun ‘Yeni Saîd’ dönemidir.

Barla’da çoğunlukla imanî mevzular üzerinde duran Risâle-i Nur Külliyatı’nın dörtte üçünü (Sözler, Mektubât, Lem’alar) telif etti. Bu eserleri bütün Anadolu’ya yaymak için alışılmamış farklı bir yöntem uyguladı. Kendisine talebe olmak isteyenlere Risâleleri Kur’ân harfleriyle yazmayı ve yazdırmayı şart koşuyordu. Barla ve Isparta’da onun etrafında saf tutan Nur Talebeleri, Kur’an’ın her şeyiyle unutturulmaya çalışıldığı o yıllarda hatt-ı Kur’an’ı talim ederek muhafaza ediyor, hem Risâleleri yazarak çoğaltıyor, hem de yazanları artırma, çoğaltma cihetine gidiyordu. Bu yöntemle Risâle-i Nurlar el altından kısa zamanda bütün Anadolu’ya yayıldı.

1934 yılında Barla’dan Isparta’ya getirildi, bir sene sonra da “Gizli cemiyet kuruyor, rejim aleyhindedir, rejimi yıkmaya çalışıyor” ithamıyla 120 talebesiyle beraber tutuklanarak, Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandı ve hapse mahkum edildi.

Ardından sırasıyla sekiz sene Kastamonu’da sürgün hayatı (1935-1943), Denizli Mahkemesi ve hapsi (1943), Emirdağı’nda sürgün hayatı (1943-1948), Afyon Mahkemesi ve hapsi (1948-1949), İkinci Emirdağ sürgün hayatı (1950- 1953) yaşadı. Defalarca zehirlendi.

1960 Mart’ında hastalığının ağırlaşması ve devamlı sûrette yapılan polis takibâtı sebebiyle oldukça sıkıntılı geçen yirmi beş saatlik bir seyahatten sonra Urfa’ya ulaştı. 23 Mart 1960, 25 Ramazan 1379 günü sabaha doğru Rahmet-i Rahmân’a vâsıl oldu.

Asrın Üstâdı’nın cenâze namazı 24 Mart 1960 Perşembe günü Ulu Camii’nde muazzam bir kalabalık tarafından kılındıktan sonra, Halîlullah Dergâhı’na getirildi ve burada hazırlanan geçici menziline defnedildi.
Vefâtından iki ay sonra, 27 Mayıs’ta askerî darbe gerçekleşti. 12 Temmuz 1960’da Hazret-i Üstâd’ın kabrine ilişildi ve mübârek naaşı buradan alınarak meçhûl bir yere nakledildi. Rahmetullahi Aleyh.

5. AHMED HUSREV ALTINBAŞAK KİMDİR?

Tevâfuklu Kur’ân-ı Kerîm’in kâtibi Ahmed Husrev Efendi, 1899 yılında Isparta’nın Senirce köyünde dünyaya geldi.
Soyu, baba tarafından Hz. Ebûbekir radıyallahü anh’e, anne tarafından Hz. Hüseyin radıyallâhü anh’e dayanmaktadır.
Henüz İdâdî’yi bitiremeden askere alınan Husrev Efendi, İstiklâl Harbi’ne teğmen rütbesiyle katıldı.

Batı Cephesi’nin Yunanlılarla yapılan çetin muharebeleri esnasında Manisa civarında esir düştü.
Bir buçuk yıllık esâret hayatından sonra memleketine dönen Husrev Efendi, 1931 senesinde Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretleri ile tanıştı ve ona intisab etti.

Bu intisaptan sonra bütün hayatını, iman ve Kur’ân hizmetine, vakfetti.
Husrev Efendi; ihlâsı, gayreti ve hizmetleriyle kısa zamanda Risâle-i Nûr hizmetinde temâyüz etti.
Bedîüzzaman Hazretleri’nin eserlerinde adından en çok bahsettiği talebesi odur. O, üstâdı Bedîüzzaman Hazretleri’nin hem talebesi, hem kendisinden sonra onun hizmetini devam ettiren bir da‘vâ arkadaşı olarak, son asırda yapılan büyük tahrîbâtlarda, ehl-i îmânın mukaddes değerlerini kurtarma, sâhib çıkma ve o yangını muvaffakiyetle söndürme gayretlerinde bir himmet seferberliğinin ön saflarında büyük fedâkârlıklar ve hizmetler yapmış, çileler çekmiş bir İslâm kahramânıdır.

Ayrıca Bedîüzzaman Hazretleri bütün talebelerine her safhada onu örnek ve ölçü göstermiş, Nur Talebelerine ‘Bir küçük Husrev’, ‘Denizli’nin Husrev’i’, ‘Kastamonu Husrev’i’ gibi ünvanlar vermiş ve Husrev Efendi’yi en yakın dava arkadaşı, hizmette omuzdaşı, kendisinden sonra davasını temsil edecek bir hayru’l-halefi olarak kabul ve takdim etmiştir.

Bedîüzzaman Hazretleri ile birlikte 1935’te Eskişehir, 1943’de Denizli ve 1947’de Afyon’da yargılandı ve yıllar boyu memleket hapishaneleri, onların çilehaneleri oldu.

1941’de, İkinci Dünya Savaşı sırasında ihtiyat subayı olarak tekrar askere alındı. Fethiye’de îfâ ettiği, yaklaşık bir buçuk sene süren bu ikinci askerlik vazifesinden üsteğmen rütbesiyle terhis edildi.

1960 senesinde, Üstad Bedîüzzaman Haz­ret­leri’nin vefâtından sonra, ondan aldığı manevî mirası istikbâle taşımak için Risâle-i Nur hizmetlerini bizzat sevk ve idare etmeye başladı.

Bedîüzzaman Hazretlerinin vefatından sonra 1963’te Isparta’da, 1971’de Eskişehir’de yıllarca yargılandı ve zindanlarda yattı.

Henüz çoklarının açıkça müdâfaa etmekten çekindikleri, İslâm hesâbına en ufak bir adım için dahi ağır bedellerin ödendiği o sıkıntılı günlerde, Nûr Talebeleri bir güneş gibi ışıldayan ve ehl-i îmânı kucaklayan hizmetleriyle; haklarında düzenlenen iddiânâmelerde, “hakâik-ı îmâniye ve şeâir-i İslâmiyeyi muhâfaza ve i‘lân uğruna, yasa dışı cem‘iyetçilikle, şerîatçılıkla, hilâfet-i İslâmiyeyi te’sîs gâyesiyle, devletin temel yapısını değiştirmeye yönelik faâliyetlerle” suçlanıyor, berâat ediyor, tekrar suçlanıyor, hattâ sâdece bir sünnet-i seniyeyi muhâfaza için, sarıkla namaz kılmak yüzünden hapis yatıp çıkıyor, Risâle-i Nûr’dan aldıkları feyz ile hizmetlerindeki kararlılıklarını devâm ettiriyorlardı.

Husûsan 1971 muhtırasından sonra, 72 yaşındaki bir ihtiyarın 96 talebesi ile birlikte, îzâhı bile müşkil ağır şartlar altında mahkemeye verilip, o günkü sıkıyönetim mahkemelerinde 7 yıl hüküm giymesi, Husrev Efendi’nin o yaşta dahi mücâdele rûhunu ve anlayışını göstermesi bakımından, artık târihe mâl olmuş bir ibret vesîkasıdır.
O, çileli hayatını tarih sayfalarına altın harflerle yazılacak hizmetlerle nurânileştirdi.

Hayatının son günlerine kadar kalemi elinden hiç bırakmadı.

Üstadından devraldığı bu iman ve Kur’an hizmetini, hiçbir menfî cereyana ve siyasete âlet etmeden, kirletmeden, tahrif ve tahrip etmeden yeni nesillere taşımak için gayret etti. İslâm dışı güç odaklarıyla asla uyum içinde olmadı. O, hizmetinden servet sahibi olmadı, bil‘akis servetini hizmetine fedâ etti. O, atalarından intikal eden dünyevî cihetle bilinen zenginliğini, hususî dünyasında asla yaşamayan numûne insandı.

1974 yılında talebeleriyle birlikte Hayrât Vakfı’nı kuran Husrev Efendi, 1977 Ağustos’unun 20’sinde, mübarek bir Ramazan günü İstanbul’da Rabb-i Rahîm’ine kavuştu.

Cenâzesi, yetiştirdiği ve geride bıraktığı binlerce talebesi tarafından, Isparta kabristanına defnedildi. Rahmetullâhi Aleyh.

6. FAALIYETLER OSMANLICA KURSLARI

Millî kültürümüzün temelini teşkîl eden eserlerimizin hemen hemen tamamı, Osmanlıca’dır. Halbuki yeni neslimiz, kim bilir hangi dedesinden kalmış bir kitap veya eski bir tapu senedinin, bir paranın, bir çeşme kitâbesi, tarihî bir çarşı girişi ya da belki her gün altından geçtiği üniversite giriş kapısında yazılı olan Osmanlıca metnin, gerek muhtevâ, gerekse estetik zevkini yudumlama imkânından ne yazık ki mahrûmdur.

Üzerinde güneş batmayan koca bir cihân devletinin dayandığı sırrın perde arkasındaki çağ açıp çağ kapayan bir kültürün mirasçılarının, birkaç yıl değil, asırlarca tüm dünyayı adâlet ve şefkatiyle avucuna alan ve ışık saçan o güzelliklerin hayret-engîz altyapısını araştırma zarûreti ne kadar açıktır.

Bizden sonraki nesillere millî kültürümüz adına köprü olabilme mes’ûliyetimiz bir yana, sadece san’at noktasında dahi uzak kaldığımız bu mirasın, birçoğu üslûb sahibi ve kendi başına ekol olan güzîde hattatlarımızın göz nurlarıyla bir dantelâ gibi işledikleri o kıymet biçilemeyen cânım eserlerinden niceleri, artık yabancı müze ve oleksiyoncuların en mu’tenâ köşelerini süslemektedirler.

Oysa ki kendi memleketimizde ecdâdımızın bizlere birer emâneti, birer yâdigârı olan ve bir kısmı, aylar süren çalışmalarla ancak hazırlanabilmiş husûsî kâğıtlar üzerinde kâh eşsiz birer tabloya dönüşen veya bazen pirinç bir levha ya da mermere asırlara meydan okurcasına kazınan, bazen de uğruna gözünü bile kaybetmek bahâsına bir câmi’ kubbesine ilmek ilmek işlenen ve akıllara durgunluk veren hat san’atı numûneleri bugün, apayrı ve şaşılacak bir kadirbilmezliğin incitici yalnızlığına terkedilmişlerdir.

Ecdâdımızın her zaman şeref duyduğumuz bin yıllık şânlı bir tarih koridorundan bizlere armağan ettikleri sayısız güzîde eserler bugün fikrî boyutta da çoğumuza, maal’esef bir turiste olduğu kadar uzak, anlamsız ve yabancıdır.

Değil mâhiyetlerinden, varlıklarından dahi habersiz olduğumuz milyonlarca taş baskısı ya da birçoğu sahasında otorite olmuş ve hâlâ bu vasfını koruyan el yazması nâdîde eserler, üzücüdür ki bu gidişle çürümeye mahkûm gözüktükleri kütüphânelerin tozlu raflarından, himmet ehli kişilerce gün ışığına çıkarılacakları günü beklemektedirler.

Buna rağmen ne gariptir ki, tamâmen bize âit olan ve günümüzde artık Osmanlıca olarak ta’bîr edilen Târihî Türkiye Türkçesi’ni bir yazı dili olmaktan öte, ayrı bir lisân zannedenlerimizin sayısı maal’esef hiç de az değildir.

Ve yedi asır cihâna hükmetmiş bir milletin çocukları, artık önüne konulan çevirilerin dışında, atalarının bugüne kadarki kültür birikiminden istifâde edememektedirler. Bu çevirilerin birçoğunun eksik ya da hatâlı olduğu ise ayrı bir vâkıadır. Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinde, yüzlerce kişilik kadroyla yıllardan beri, üstelik sadece belgelerin tasnîfine yönelik ve daha çok yıllara muhtaç çalışmaların da gösterdiği gibi, her biri başlı başına birer değer olan bu güzîde eserlerin, tarihî metin ve evrâkların teker teker şimdiki yazıya çevrilmesine ne yeterli sayıda teknik elemanımız vardır, ne de zaman buna müsâittir.

Şu halde günümüz gençliğinin hissesine, dedelerinin birkaç bin sene önceki kültür mirasını rahatlıkla okuyup anlayabilen diğer milletlere, imrenmek mi düşüyor?

Neden biz de kendi çocuğumuza, araştırdığı herhangi bir mevzu’da, ecdâdının birikimine birinci elden uzanabilme imkânını tanımayalım? Çok boyutlu bir altyapıya sâhip ve tarihine yabancı kalmamış, büyüklerine sevgisini ve saygısını kaybetmemiş bir nesil, geleceğe daha ümidle bakmamızın bir te’minâtı değil midir?

Üzüntüyle belirtelim ki, batılı araştırmacıların hem konuşma dili cihetiyle Türkçe’yi, hem de bir yazı dili olan Osmanlı Türkçe’sini öğrenerek yaptıkları derli toplu araştırmalardan, bugün Osmanlı’nın torunlarından ancak İngilizce bilenler istifâde edebilirken, bilimsel çevirileri (!) yapılan bu yabancı kaynaklar da, ne gariptir ki, bir sokak ötedeki kendi millî kütüphânelerimizi referans göstermektedir.

Gönlünde millî harstan, kültürden bir nebze olsun hissesi bulunanların, içinde bulunduğumuz bu vaziyete üzülmemesi mümkün değildir. Osmanlıca’yı öğrenmek, öz yurdunda kendi kültürüne yabancı kalmış bir neslin vicdân muhâsebesinde, ecdâdına ve tarihine karşı va’desi çoktan dolmuş bir fikir borcudur.

Hayrât Vakfı, sorumluluğun îfasına katkıda bulunmak ve zengin tarihî mirasımıza sahip çıkmak maksadıyla bir çok merkezde Osmanlıca Kursları açmakta ve bu faaliyetlere katkı sağlamaktadır. Bu kursların en geniş kapsamlısı, Kültür Bakanlığı ile Hayrât Vakfı arasında yapılan bir protokolle gerçekleştirilmiş ve binlerce vatandaşımız bu kurslardan sertifika almışlardır.

TALEBE HİZMETLERİ

Vakfımız, kuruluş gayelerine uygun olarak, eğitim hizmetlerine hususi ehemmiyet vermekte ve talebelere yönelik her türlü hizmeti desteklemektedir.
Parlak bir istikbali temin etmek, ancak sağlıklı nesiller yetiştirmekle mümkündür.
Bu itibarla Hayrât Vakfı, tarih bilincine sahip, medeniyetimizin esaslarını müdrik, manevî değerlerimizin şuurunda nesillerin yetişmesi için programlar düzenlemektedir.

Bu amaçla başta eğitim olmak üzere, hukuk, sağlık, sosyal yardım gibi ilgi duyulan her konuda çeşitli komisyonlar marifetiyle çalışma gurupları kurarak; seminerler, paneller, ahlâkî gelişmeye katkıda bulunacak çok değişik yayın ve programlarla oldukça verimli faaliyetler göstermektedir.

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,