Yeryüzünü İlimle Dolduran Kureyşli Âlim: İmâm-ı Şafiî

26. Sayı

Cadde-i Kübra-yı Kur’âniye olan Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in dört mezhebinden biri olan, Şafiî Mezhebinin İmamı ve hicri ikinci asrın Müceddidi İmam-ı Şafiî Hazretleri, İmam-ı A’zam Ebu Hanife Hazretlerinin vefat ettiği yıl olan hicri 150 senesinde, Filistin’in Gazze şehrinde dünyaya gelmiştir. Asıl adı Muhammed bin İdris, künyesi ise Ebu Abdullah’tır. Soyu, anne ve baba tarafından Abd-i Menâf’ta Peygamber Efendimizin (asm) soyuyla birleşmektedir. İmam-ı Şafiî Hazretlerinin dedesinin dedesi olan Şafiî İbn es-Sâib’e nisbeten Şafiî adı ile meşhur olmuştur.

Şerefli bir soya mensup olan İmam-ı Şafiî Hazretleri, henüz küçük yaşta iken babasını kaybetmiş. Fakir bir şekilde yaşayan annesi, oğlunu alıp asıl memleketleri olan Mekke’ye götürmüş ve burada birçok zorluklara mücadele ederek fakir ve yetim bir şekilde büyütmüştür.

Daha küçük yaşta kendisini ilme veren İmam Şafiî Hazretleri, Mekke’de bulunan zamanın meşhur âlimlerinin derslerine ve sohbetlerine devam etmiştir.  Mesela, Dört yaşında Kur’ân’ı hıfzeden, on yaşında içtihad yapmaya başlayan, Süfyan bin Uyeyne Hazretlerinden fıkıh ve hadis ilmi tahsil etmiştir.

Yedi yaşında Kur’ân-ı Kerîm’i; on yaşında da İmam Mâlik Hazretlerinin el-Muvatta’ adlı hadis kitabını ezberlemiş ve on beş yaşına geldiğinde, fetva verebilecek bir seviyeye ulaşmıştı.

Halis talebe-i ulumun rızkına ben kefilim diyen İmam-ı Şafiî Hazretleri, ilim tahsiline başladığı ilk günlerini şöyle anlatır: “Kur’ân-ı Kerîm’i ezberledikten sonra, devamlı Mescid-i Haram’a gidip, fıkıh ve hadis âlimlerinden pek çok istifade ettim. Fakat çok fakir idik, bir yaprak kâğıt almaya bile gücümüz yoktu. Derslerimi ve öğrendiğim meseleleri yazmakta çok sıkıntı çekerdim.”

Mekke’deki bu ilk tahsilinden sonra, Arapçanın inceliklerini ve edebiyatını öğrenmek için, Huzeyl Kabilesine gitmiştir. On yıl kadar süren bu çöl hayatında, dil öğreniminin yanı sıra ok atmayı da öğrenmiştir. Bu hususta: “Ben Mekke’den çıktım. Çölde Huzeyl Kabilesinin yaşayışını ve dilini öğrendim. Bu kabile, Arapların dil bakımından en fasihi (güzeli) idi. Onlarla birlikte gezdim, dolaştım, ok atmayı öğrendim. Mekke’ye döndüğüm zaman, birçok rivayet ve edebiyat bilgilerine sahip olmuştum.” demiştir.

İmam-ı Şafiî Hazretlerinin ilim tahsilinde en önemli dönem, Ehl-i Sünnetin dört mezhebinden Maliki Mezhebinin imamı, büyük müçtehit İmam-ı Malik Hazretlerine talebe olmasıyla başlamıştır.  İmam-ı Malik Hazretlerinin yanına geldiği zaman, yirmi yaşlarında bulunan Şafi Hazretleri, yirmi dokuz yaşına kadar, tam dokuz yıl İmam-ı Malik Hazretlerinin himayesinde ilim tahsil etmiştir.

İmam Malik Hazretleri vefat edince, ilimden yeteri kadarı nasiplendiğini düşünen İmam-ı Şafii Hazretleri, o zamana kadar çok fakir bir hayat sürdüğünden, geçimini temin edebilmek için bir iş aramaya başlamıştır. O sıralarda Mekke’ye gelen Yemen Kadısı Mus’ab b. Abdillah el-Kureyşî onu yanında götürerek, Yemende kendisine resmî bir iş bulmuştur.

İmam Şafiî Hazretleri söz konusu vazifesine devam ettiği sıralarda, Yemen’e zalim ve gaddar bir vali tayin olmuştu. Bu vali, kendi idaresi altındakilere zulüm yapmaya başlayınca, İmam-ı Şafiî Hazretleri onu ikaz etmeye çalıştı. Fakat onun bu tavrı valinin, aleyhine harekete geçmesine sebep oldu. Vali ona kin bağlayarak, -Şiilik propagandası yapıyor diye- hakkında iftiralar uydurdu. Harun Reşîd’e mektup göndererek İmam-ı Şafiî Hazretlerine karşı kışkırttı. Halîfe Hârun Reşîd, Hz. Ali taraftarlarının bir harekâtından korkuyordu. Bunun için Şiî olmadığı halde İmam-ı Şâfiî Hazretleri eli kelepçeli olarak Medîne’de Halîfe’nin huzuruna çıkarıldı. Suçsuzluğu anlaşılınca Halife onu serbest bıraktırdı ve maddî yardımlarda bulundu.

İmam-ı Şafiî Hazretleri, başına gelen bu hadiseden sonra Yemendeki işini bırakıp, kendisini yeniden ilme verdi. Hicri 183’te Bağdat’a giderek, ilmini ilerletmek için İmam-ı A’zam Hazretlerinin talebesi olan İmam-ı Muhammed Hazretlerinden ders almaya başladı. İmam-ı Muhammed Hazretleri onu kendi himayesine alıp, yazmış olduğu kitaplarını okutmak suretiyle, Irak’ta tedvin edilen fıkıh ilmini ve Irak’ta meşhur olan rivayetleri öğretti. Ayrıca İmam-ı Muhammed, İmam-ı Şafii Hazretlerinin üvey babası idi. İmam-ı Şafii onun ilminden ve kitaplarından çok istifade etmiştir.

Bu hakikati kendisi şöyle ifade etmektedir: “İmam-ı Muhammed’den öğrendiğim ilimle, bir deve yükü kitap yazdım. Eğer o olmasaydı ilim kapısının eşiğinde kalmıştım. Bütün insanlar ilimde, Irak âlimlerinin, Irak âlimleri de Küfe âlimlerinin çocuklarıdır. Onlar da Ebu Hanife’nin çocuklarıdır.” Yani bir babanın çocukları için lazım olan nafakayı kazanıp, çocuklarını beslemesi gibi, İmam-ı A’zam Ebu Hanife Hazretleri de kendinden sonrakileri böylece ilimle beslemiş ve doyurmuştur.

İmam-ı Malik, İmam-ı Muhammed, Süfyan ibni Uyeyne, Fudayl b. İyâz ve Müslim ibni Halid Zencî gibi, âlemce meşhur olan imamlardan ders alan İmam-ı Şafii Hazretleri, ilim noktasında asrındaki ulemanın fevkinde bir makama sahip olmuştur. On üç yaşında iken, Harem-i şerif de “Bana istediğinizi sorunuz” demiştir. On beş yaşında iken fetva vermeye başlamıştır. Hanbelî mezhebinin kurucusu ve bir milyon hadisin hafızı ve râvîsi olan Ahmed İbni Hanbel Hazretleri İmam-ı Şafiî’den ders almaya gelir, çok kimseler ona: “Sen de büyük bir âlim iken, onun önünde nasıl diz çöküyorsun?” dediklerinde; “Bizim ezberlediklerimizin manalarını o biliyor. Eğer onu görmeseydim, ilmin kapısında kalacaktım. O, dünyayı aydınlatan bir güneştir, ruhlara gıdadır.” demiştir.

Yine Ahmed b. Hanbel Hazretleri onun için; “Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünnetinde insanların en fakîhi idi”; “Eli hokka ve kalem tutup da, boynunda Şâfiî’nin minneti olmayan kimse yoktur” demiştir.

“Kureyş’e sövmeyiniz. Zira Kureyşli bir âlim, yeryüzünü ilimle doldurur.” hadis-i şerifine mazhar olan İmam-ı Şafiî Hazretleri, ilimde olduğu gibi maneviyatta da birçok mertebeyi kat etmiştir. Bu hakikati teyiden, Abdullah-ı Ensarî namında bir zat şöyle buyurmuşlar: “İmam-ı Şafiî’yi çok severim. Çünkü evliyalıkta hangi makama baksam, onu herkesin önünde görüyorum.”

Bedîüzzaman Hazretlerinin, “şahların ve aktabların fevkindedirler” dediği dört imamdan biri olan İmam-ı Şafiî Hazretleri, birçok keşif ve keramete de mazhar olmuş bir zattı.

Mesela:

Abbasi Halifelerinden Harun Reşit, her sene Bizans İmparatorundan yüklü miktarda vergi alırdı. Bir seferinde İmparator, âlimlerle münazara etmek için dört yüz ruhban gönderdi: “Eğer onlar bizi yenerlerse onlara vergilerimizi vermeye devam edeceğiz. Yok, biz onları yenersek vermeyiz” dedi. Dört yüz Hıristiyan ile bazı İslam âlimleri Dicle Nehrinin kenarında toplandı. Halife, İmam-ı Şafii’yi çağırarak, “Hıristiyan ruhbanlara sen cevap ver” dedi. İmam-ı Şafiî Hazretleri, seccadesini omzuna alıp nehre doğru gitti. Seccadeyi nehre atıp üzerine oturdu ve “Benimle münazara etmek isteyenler buraya gelsin” dedi. Bu hali gören ruhbanların hepsi Müslüman oldu. Bizans İmparatoru, adamlarının İmam-ı Şafii Hazretlerinin elinde Müslüman olduğunu öğrenince; “İyi ki, o buraya gelmedi. Yoksa buradakilerin hepsi Müslüman olurdu, kendi dinlerini bırakırlardı” dedi.

Yıllarca Hicaz ve Bağdat arasında gidip gelen İmam-ı Şafiî Hazretleri, asrındaki büyük üstadlarından almış olduğu emsalsiz ilimle, kendi üstün zekâsını da kullanarak, hem Irak’ın, hem de Hicaz’ın fıkhını birleştirmiş ve yeni bir fıkıh ortaya koymuştur. Böylece Müslümanlara ibadetlerinde ve işlerinde uyacakları bir yol göstermiştir. Onun kendi usulüne göre şer’i delillerden çıkardığı hükümlere, yani gösterdiği bu yola, Şafiî Mezhebi denilmiş. Ehl-i Sünnet itikadında olan Müslümanlardan amellerini, yani ibadet ve işlerini bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara da Şafiî denilmiştir.

Elli dört yıllık çok bereketli bir hayatın neticesinde, arkasında yüzlerce talebe ve çok kıymetli eserler bırakan büyük İmam, hicri 204, miladi 820 senesinde, hemoroit rahatsızlığına bağlı şiddetli bir kanama neticesinde, Mısır’da vefat etti. Vefatı, İslam Âlemi için büyük bir kayıp oldu. Duyulduğu her yerde, derin üzüntü ve gözyaşları ile karşılandı. Kabri kazılırken etrafa misk kokusu yayıldı. Orada bulunanlar bu kokunun tesirinde kalıp kendilerinden geçtiler. Kahire’de el-Mukattam dağının eteğinde Kurafe Kabristanına defnedildi. Eyyûbi sultanlarından El-Melik El-Kâim kabri üzerine, 1211 yılında çok güzel kubbeli bir türbe yaptırmıştır. Daha sonra Kudüs Fatihi Selahaddin-i Eyyûbi de türbenin yanına büyük bir medrese yaptırmıştır.

“İmam-ı Muhammed’den öğrendiğim ilimle, bir deve yükü kitap yazdım. Eğer o olmasaydı ilim kapısının eşiğinde kalmıştım…”

İmam-ı Şafiî Yedi yaşında Kur’ân-ı Kerîm’i; on yaşında da İmam Mâlik Hazretlerinin el-Muvatta’ adlı hadis kitabını ezberlemiş ve on beş yaşına geldiğinde, fetva verebilecek bir seviyeye ulaşmıştı.

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,