Büyük Cihad

25. Sayı

İnsan için en önemli olan gayelerden birisi de mânen olgunlaşmaktır. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz, “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” fermanıyla bu gayenin önemine işaret etmiştir.

Allah’a vasıl olan bütün tarikatlerin en önemli gayelerinden birisi de insanı, ‘insan-ı kâmil’ yani manen mükemmel bir insan haline getirip nefis, hevâ ve şehvetlerinin şerrinden kurtarmaktır.

On dokuzuncu Lem’a olan İktisad Risalesi’nde Şeyh-i Geylânî’nin (ra) bir kerâmeti vesilesi ile manevî yetişkinliğin de tarifi ve ölçüsü verilir aynı zamanda: “Ruhun cisme, kalbin nefse, aklın mideye hâkimiyeti.”

Evet, manevî olgunluk ruhun cisme, kalbin nefse, aklın da mideye hakimiyeti ile tahakkuk edebilir. Bir başka ifade ile; Akıl, kalp ve ruhun mide, nefis ve cisme hâkim olmasıyla… Çünki ruhu cismine, kalbi nefsine, aklı da midesine hâkim olmayan insanlar, karar kavşaklarında rıza-i İlâhî’nin ve hakîkatin gerektirdiği yolu tercih edemezler. O karar kavşağında irade, direksiyonu nefis, cisim ve mide üçlüsünün isteğine göre çevirir. Nefis ve heva, his ve vehim aklın, ruhun  ve kalbin rağmına olarak hükümlerini icra ederler. İnandığı halde inandığı gibi yaşayamayanların hallerini zannedersem bu mesele izah ediyor. Evet, kalpte nur-u iman var, fakat bu iman o kadar zayıf ki, cisme ve mideye ve nefse sözünü geçiremiyor ve mağlup oluyor. Yani cihadı kaybeden taraf akıl, kalp, ruh üçlüsü. Kazanan taraf ise mide, nefis ve cisim üçlüsü oluyor.

Meselâ çok lezzetli fakat haram bir yiyeceğe rast gelindiğinde, hâkim taraf nefis-mide-cisim ise lezzet rüşvetini tatmak için o haram yiyeceğin haram oluşu ve ona terettüb eden âhiret azâbı arka planda kalabiliyor. Akıl-kalp-ruh, hakîkati bile bile mağlup olup kaybediyor. Veya bir caddenin bir başından diğer ucuna kadar pek çok haram manzaralarla karşılaşıyoruz. İşte pek çok karar kavşağı aynı caddede… Eğer akıl-kalp-ruh üçlüsü hâkim ise “böyle geçici ve haram manzaraların sonu elem ve günahtan başka bir şey olmadığından tenezzül edip bakmıyorum” diyerek izzet ve vakarla geçer gider. Bir haramı işlememek vâcib, bir vâcib de pek çok sünnetlere bedel olduğundan yüzlerce vâcib, binlerce sünneti işlemiş gibi amel defterine sevap kaydettirir. Daha misaller çoğaltılabilir.

Nasıl ki iki düşman kuvvetin çarpışmasında güçlü olan ekseriyetle kazanır, kuvvetli zayıf üstünde hâkimiyet kurar. Aynen öyle de akıl-kalp-ruh üçlüsü ile mide-nefis-cisim üçlüsü birbirine düşman iki ordudur. Hangisi güçlü kuvvetli ise cihadı da o taraf kazanacaktır. Yani bizim irademizin tercihleri, bu iki düşman kuvvetten birisini diğerine üstün yapacaktır. Biz irademizle hangi tarafa daha çok yatırım yaparsak, o taraf güçlenir ve diğer tarafı mağlup etmeye başlar. Vücut gemimiz de o tarafa meyleder.

Peki ama nasıl?

“İnsanın gıdaya ihtiyacı olduğu gibi zevke de bir ihtiyacı vardır. Eğer insan, nefis ve hevâ cihetinde tatmin edilmezse, ruh ve Hüdâ cânibinde zevkini arayacaktır.” İşte mükemmel bir formül, harika bir reçete. Demek ki, nefis ve heva tarafından alınacak haram zevkler terk edilse, insan ruh ve Hüdâ cihetinden Rahmânî zevk ve lezzetler alacaktır. Kıldığı namazdan, çektiği zikirden, öğrendiği ilimden, dinlediği sohbetten, yaptığı hizmetten ve diğer bütün ibâdetlerinden öyle lezzetler ve zevkler alır ki, nefis ve hevâ tarafından gelecek ve neticesi elem, azap ve pişmanlık olacak lezzet ve zevklerden büyük bir kuvvetle kaçınmaya başlar. Bu elemsiz ve Rahmânî lezzetleri tadan akıl, kalp ve ruh inkişaf edip kuvvet bulmaya başlar. Öyle aşağı, zararlı, süfli lezzetlere tenezzül etmez. Bu inkişaf ve kuvvet bulma hali, akıl-kalp-ruh üçlüsünü mide-nefis-cisim üçlüsü karşısında hâkim durumuna getirir ve karar kavşaklarında hak ve hakîkatin iktiza ettiği yola o şahıs meyletmeye başlar.

Mü’minin elinde duâ gibi bir silahı var. Duâmız olmazsa, hiçbir ehemmiyetimizin olmadığını Furkân-ı Hakîm ilân ediyor. Elimizde iktidar ve güç adına hiçbir şey yokken ve tek sermayemiz cüzî bir irade iken duâ vasıtasıyla, kudret ve rahmeti nihayetsiz bir Zat’a bağlanıp, bütün ihtiyaçlarımızı karşılayacak ve bütün düşmanlarımızı def edecek bir kudreti ve hazineyi elde edebiliriz. Ve nefis-cisim-mide üçlüsüne açılan savaşta, akıl-kalp-ruh üçlüsü tarafına nihayetsiz bir gücü imdada gönderebiliriz.

“İman, hem nurdur hem de kuvvet. Hakiki imanı elde eden bir şahıs kâinata dahi meydan okuyabilir.” Diyor mealen Nûr’un müellifi. Evet, bütün kötü hasletlerin menbaı imansızlık ve dalâlet olduğu gibi, bütün güzel hasletlerin de menbaı imandır. Demek ki imanı artıracak bir ilmî cihada Bismillâh demek lazım. Çünki iman, eğer beslenirse bir fidan gibi kuvvetlenir, meyve verir. Fakat beslenmezse, ihmal edilirse azalır, küçülür hatta kalpten çıkabilir de. İnsan günahı, kalp ve vicdandaki imanın sesini kısarak ve hafife alarak ancak işleyebilir. Bu imanın sesi ne kadar gür ve kuvvetli olursa, o insanı o günahtan men eden bir ‘yasakçı’ gibi vazife görür. Günaha meylettiği zaman ‘yasaktır’ der. Yani imanın derecesine göre akıl-kalp-ruh üçlüsü kuvvet kazanır ve hâkimiyeti ele almaya başlar. Artık irade, nefis-cisim-mide üçlüsüne mağlup olmaz.

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,