Haydi Kurtuluşa!

04. Sayı İbadet
Haydi Kurtuluşa!

Bir bakarsınız dünya, güneş yüzünün tebessüm ettiği sükûnetli bir sudur. Bir de bakarsınız tayfunların kasıp kavurduğu kara bir derya oluvermiş. Kararmış semâmız bize çaresizlik çığlıkları atarken aslında biliriz gemisini kurtarmak zorunda bulunan kaptanlar olduğumuzu. Bu haliyle hayatın bizden mücadele beklediği bir gerçek.

    Fakat çok daha acı bir gerçeği var bu asır insanının. Yirmi birinci yüzyılda maddi cihetteki sıkıntılar hayatımızdan bir bir çekip giderken bu sıkıntılar katlanarak bize geri dönüyor, manevî boyuttaki ıstıraplar, ruhî kasırgalar olarak. Ve bize sersemleşmiş beynimiz, darmadağın kalbimiz, kemirgen sıkıntılarımızla baş etmek düşüyor.

    Kahvehanelerde, sigara dumanları arasında en lüzumsuz konuşmalarla vakit öldürenleri görürsünüz. Ailenin bir arada olabileceği güzelim saatlerde “Adam kahvehaneye, kadın mahalleye…”  zihniyetiyle neden bırakıp gidiyorlardı evlerini bu insanlar her akşam? Sonra, gününü ekmeğini kazanmaya mahkûm olduğu için çalışarak, akşamlarını da beyaz camın karşısında esir olarak geçirenleri bilirsiniz.  Kahkahaların ardına bunca sığınmak isteyişi nedendi insanların? Ya sanal alemde heba edilen ömür dakikaları? Evet, neden mi koşuşup duruyordu insan bu kısır döngülerde? Çünkü herkes ruhî sıkıntılarına derman arıyordu. İçindeki boşlukla yüzleşmekten kaçıyor, kendince şifasına koşuyordu. Peki sonuçta ne oluyordu? Bu zavallı kaptanlar, batan gemilerini kurtarmak adına yaptıkları her fiilin esasta kendilerini kurtuluştan fersah fersah uzaklaştırdığını kavrayabiliyor muydu? İnsanlar kaçıp durdukları iç sıkıntılarının kaçtıkça kaynağına düştüklerini biliyor muydu? Susadıkça deniz suyu içenin sonu eskisinden daha şiddetli bir susuzluğa mahkumiyet değil miydi? Bozulmamış fıtratlar hayat boyu işte hep bu sancılarla kıvranıp duruyordu.

SOMON BALIKLARI

    Bilmem somon balıklarını hiç duydunuz mu? Okyanusta millerce yol kat ederek iki üç sene geçirdikten sonra doğdukları akarsu yataklarına dönüşleri hârika bir hakîkate işaret eder somon balıklarının. Ve her saniyesi büyük çabalar gerektiren bu yuvaya dönüş macerası insanın hayat serüvenini öylesine andırır ki… Bu meftun balıkların yuvaya dönebilmek için önce akarsuyun okyanusa açılan onlarca kolundan hangisinin kendi yataklarına çıktığını bilmeleri gerekmektedir. Ama yollar tâ ki yuvaya varana kadar  mütemadiyen çatallanmaktadır.

Hep doğru olan yönü seçmek, asla yanlış yapmamak durumundadırlar. Yoksa yuvaya varamayacak, yavru veremeyecek yani hayatlarının nihaî noktasına ulaşamayacaklardır. Ve üstelik somon balıkları bu yolculuğu akarsuyun o şiddetli akışının ters istikametine yüzerek yapmaktadırlar. Bununla da kalmayıp yüksekliği üç metreye varan şelalelerden yine akışın tersine  atlayarak geçmektedirler. İzlediğimde bu yolculuğu, şu muhteşem hadise; kâinat kitabından muazzam bir âyet olarak göründü bana. Evet fıtrat aslına meftun, özüne müştaktı. Bu, her canlıda ışıldayan bir hakîkatti. Ardından insanı düşündüm. Yeryüzündeki cismî devamlılığı için toprak mutfağındaki taamlara müştak kılınmıştı insan. O taamlar olmadan yapamazdı, yaşayamazdı.

İnsanın nimete olan aşkının aslında yatan gerçek, insanın  topraktan yaratılması olamaz mıydı?

Topraktan yaratıldığı gibi yine  topraktan doyuyordu insan! Sonunda ise fânî cisim aslına, toprağa dönüyordu işte. Peki ya ruh? O nereden gelmişti? Neye dönecekti. Ve asıl soru: Ruhun gıdası, gınası, şifası, biricik aşkı  neydi? Ruhun sıkıntılardan, boşlukta kalmışlıklardan kurtuluşu neydi? İnsanın hayat macerasının özeti işte bu sorunun cevabında saklıydı. Ruh ya aşkına yol bulup bahtiyar oluyor ya da nefsin müdahalesiyle yanlış yollara saplanıp zebun oluyordu.

    “Muhakkak ki biz, Allah’a âitiz ve muhakkak ki biz, ancak O’na dönücüleriz!” (2/156) Evet ilâhî ruhtan bir nefes olan ruhlarımızı, ta ki tekrar kavuşma ânı gelene  kadar beklemeye mahkum olduğu şu dünya gurbetinde  sadece ve sadece yine O’nun zikri, yine O’nun sohbeti teselli ve teskin edebilir. Mide açlıklarına belli bir planla cevap veren insan çok daha şiddetli olan ve asla ihmale gelmeyen ruhi açlıklarını da ciddi bir program dahilinde gidermesi gerekir.

BEŞ VAKİT NAMAZ

    Bu asrın insanının kendisine uzun zaman önce devre dışı bıraktığı o program; ebediyete açılan beş vakit namazın ilahi programıdır. Dünya hayatının keşmeşekliğinden bunalmış ve üstelik her cüzüne fânilik kokusu sinmiş şu asrın atmosferinde boğulup kalmış bir ruh, ancak  namazın penceresinden teneffüs edebilir. Rabbini kabul eden O’na teslim olan ve taşıyamadığı her ne varsa O’nun kudret eline bırakıp huzurunda huşu ile secdeye kapanan bir insana huzursuzluğun kapısı tamamen kapanır.

    Bir çok cihetten gelen oklarla iç huzursuzluğuna hedef olan  insanın, en mühim saadet mekânı olan aile hayatında da bir türlü gerçek huzuru yakalayamadığını görüyoruz bu asırda. Aynı aile içinde ayrı dünyalarda yaşayan fertlerin git gide yalnızlığa düştüğüne ve akabinde çekirdeğin bozulup dağılabildiğine şahit oluyoruz. Evlilik danışmanlarının aile saadeti için şiddetle önerdikleri ve bireylerin haz aldığı bir meşguliyeti beraber yapmak anlamına gelen “nitelikli beraberlik” fırsatını gün içinde bir türlü bulamayan bizler neden çözümü namazın nur verdiği hayatta aramıyoruz? Ailenin ezanlarla kalkıp Allah’a hizmet için el bağlamaları ve ruhlarını hep birlikte ilahi hazza teslim etmelerinden daha güzel daha ulvî daha kazançlı bir nitelikli beraberlik olabilir mi? Cisimlerinin ihtiyacını tedarik için her akşam sofrada toplandığı gibi ruhlarının gıdasını almak için de her sabah miraçta buluşan aile; hayat damarlarında daima taze kan deveran eden dinç bir vücut gibidir.

Gerek cemiyetteki gerek ailedeki gerekse kendi iç âlemindeki huzur vesilelerini tek tek yitirmiş olmakla perişansın bu asırda ey insan! Rabbinden uzak kalmakla bir kara sevda içinde yanmaktasın ey insan! Biliyorsun ağrı kesicilerle tedavi edilmez hiçbir ölümcül hastalık. Ruhunu fenâ toprağına gömmeden evvel seni Rabbinle buluşmaya çağıran sese kulak ver!

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,